3 Ocak 2021 Pazar

Zihin ve Beyin Aynı Şey Midir?

“Evrenin yapısına dair fizik kuramımızda, neden bazı varlıkların bilinç sahibi olup bazılarının bilinç sahibi olmadığını açıklayacak bir şey bulunmamaktadır.” 2020 Nobel Fizik ödülü sahibi, Sir Roger Penrose

Zihin ve beyin aynı şey midir? Bu soruya gayriihtiyari “Tabi ki değildir.” dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü beyin, vücudumuzun organlarından bir organdır. Zihin ise beynimizle bir şekilde ilişkili olan akıl, fikir ve algı dünyamızdır. Peki elimizdeki bilimsel bilgi birikimi, bunu ne kadar doğruluyor? Akıl ve felsefe ise bilimsel bilgimize ne kadar uyuyor?


Bilim insanları yüzyıllar süren araştırmalar ve çalışmalar sonucu beynimizin ve sinir sistemimizin çalışma prensiplerini anlamlı ölçüde ortaya koymuştur. Bu durum, ortaya koyulmayı bekleyen daha nice hakikatin var olduğu gerçeğini değiştirmez. Ama elimizdeki beyin ve sinir sistemi bilgisi, hatırı sayılır bir seviyeye ulaşmıştır.

Beynimizde aşağı yukarı 85 milyar nöron, bir o kadar da glial hücreler dediğimiz yardımcı hücre vardır. Bu nöronlar, birbirleriyle nöron başına binlerce bağlantı kuracak şekilde dallanıp budaklanır ve ortaya inanılmaz bir bağlantısal harita çıkar. İşte beyin budur. Adına beyin dediğimiz bu bağlantı haritası, merkezi sinir sisteminden vücuda dağılan çevresel sinirler ile vücut fonksiyonlarının tamamına bir şekilde müdahil olur.


Nöronlar ağaç misali bir gövdeye ve o gövdeden çıkan çok sayıda uzantılara sahiptir. Bu hücre gövdesi ve uzantılarında aksiyon potansiyeli dediğimiz bir elektriksel akım mevcuttur. Nöronun bilgi iletme fonksiyonu bu elektriksel akım aktivitesi iledir. Elektriksel yük sahibi iyonların yol boyunca hücrenin içine dolması veya dışına boşalması, hücrenin içi ve dışı arasında olan ve hücre boyunca ilerleyen bir elektriksel gradiyent-farklılık oluşturur. Bir nöronun uzantısının sonuna kadar devam eden bu elektriksel akım bilgisi, diğer nörona ise nörotransmitter veya nöro-taşıyıcı dediğimiz bazı moleküller (glutamat, serotonin, noradrenalin, dopamin…) aracılığı ile taşınır. Vücuttan beyine bilgi getiren nöronlar, beynin belirli bölgelerinde diğer nöronlara bilgi iletir, beyindeki bu bilgiye ise aşağı inen yollar sayesinde aynı şekilde cevap verilir.

Peki iletilen şey (bilgi) nedir?



Nöronlardaki yol boyu devam eden iyon değişimlerinin bilgisine sahibiz, diğer nörona geçişteki nörotransmitter aktivitesinin bilgisine sahibiz, beyine gelen elektrik akımının beyinden tekrar yanıt olarak aşağı indirildiğini de biliyoruz. İletilen şey tam olarak nedir?

Beynin nasıl çalıştığına aşağı yukarı vakıfız. Ama birtakım nedensel molekül hareketleri, insan zihnini nasıl oluşturur? Nöron düzeyindeki kütle hareketleri, bilinci veya bilinçli deneyimi nasıl var eder? Amiyane tabirle et olan beyinden nasıl zihin doğar? İşte bütün dünyanın cevabını bulması gerektiğine yeni yeni ikna olduğu o soru…

Biraz daha açmak gerekirse, vücudumuzdaki sinirsel süreçler, bilinçli deneyimi nasıl meydana getirir? Işığın dalga boyları, beynimizde nasıl renk denen deneyimlere dönüşür? Bu durum, beynimizin ürettiğine inandığımız tüm deneyimlerimiz için sorgulanabilir. Renk, koku, tat, ses, ağrı, sıcaklık hissi…

Bilimselliğin sınırları içinde kalarak cevap vermemiz gerekiyorsa, sinir sistemimiz tüm bu deneyimleri tek başına, yardımcıya ihtiyacı olmadan açıklayabilmelidir. Bilimsel bilgimizin açıklayamadığı şeyleri -ki bunlar burada bilinçli deneyimimiz, zihnimiz, yani hayatımızın tamamı oluyor- kanıtlayamadığımız için varlığından da kesin bir dille söz edemeyiz. Misal; görsel sistemimizde, sinir sistemimizde, doğaya ait elektromanyetik ve nörofizyolojik süreçlerin bilgisinde renk bilgisi yoktur. Dolayısıyla bilimsel bilgimize göre doğada renk diye bir şey olmamalıdır. Renk, bizim algımızda mevcuttur. Misal, karşımdaki duvarı ben morun bir tonunda görüyor isem, bir kedi veya arı ise yeşilin bir tonunda görüyor olabilir. Bu durumda duvarın gerçek rengi mor mudur, yoksa yeşil midir? Ben mi daha gerçek görüyorum, yoksa kedi veya arı mı? Bilimsel cevap: Doğada renk yoktur, duvarın rengi yoktur, yansıttığı bir dalgaboyu vardır ve bu dalgaboyu benim beynimde mora, kedinin beyninde yeşile dönüşüyor. (Nasılı belirsiz…) Bilimsel bilgimize göre beynimdeki nöronal süreçler, yeşile dair bilgimi açıklayacak tek materyaldir, dolayısıyla bu nöronal süreçler yeşil bilgisinin ta kendisi olmalıdır. Bu tekil örnekten yola çıkılırsa; beyin ve onun bağlantısal haritası, deneyimlerimden oluşan bilincimin ve zihin dünyamın ta kendisi olmalıdır. Bilimsel bilginin sınırları içinde, beynin zihinle aynı şey olduğunu söylemek gerekir. Çünkü özetle, zihinsel dünyamız ve bilinçli deneyimimiz, beynimizdeki bağlantısal haritadan başkası değildir.

Problem şu ki; yukarıdaki cümleleri bir postüla olarak kabul edersek, beynimize veya sinir sistemimize ait herhangi bir nörobiyolojik bilgi ile belirli bir bilinçli deneyim arasında doğrudan ilişki kurabiliyor olmamız gereklidir. Mesela, x dalgaboyu ile a rengi arasında doğrudan bir ilişki bulunmalı. Fakat hiçbir rengi görmemiş olan doğuştan görme engelli bir insana, dalga boylarından bahsederek rengi izah edemezsiniz. Çünkü renk bilgisine sahip olmak için rengi bizzat deneyimlemek gerekir, dalgaboylarının bilgisine sahip olmak değil. Bu tekil örnekten de yola çıkarak söyleyebiliriz ki; bilinç diye bir şeyden haberdar olmasaydık, yalnızca beyin nöronlarından ve bağlantısal haritadan yola çıkarak bilincin varlığına erişemezdik, illaki deneyimlememiz gerekirdi. Buradan çıkacak sonuç; dalgaboyları ve bunların sinir sisteminde oluşturduğu nedensel süreçler, renk bilgimiz ile aynı şey değildir. Yani beyin ve zihin (veya bilinçli deneyim) aynı şey değildir.

Başka bir örnek: insan vücudunun algılayabildiği 10’a yakın ağrı çeşidi mevcuttur, fakat bu ağrı çeşitlerinin hepsi benzer nörofizyolojik süreçler ile beyne iletilir. Ağrı çeşitlerini birbirinden ayıracak bilimsel bilgi, sinir sistemimizin neresindedir? Elimizdeki bilgi, ağrı çeşitlerini ayırabilmemize ve tanımlayabilmemize izin vermez. Bunu yalnızca bu ağrıları bizzat deneyimleyerek yapabiliriz. Dolayısıyla nöronal fizyolojik süreçler, ağrı ile aynı şey değildir. Yani beyin, zihin ile aynı şey değildir.


Beyin-bilinç çelişkisinden kurtulmanın bir yolu, Kartezyen düalizmi kabul etmektir. Yani bir bedensel, bir de zihinsel sürecin varlığını kabul ederek, ayrıca bu ikisinin birbirinden ayrı ama bir şekilde birbiriyle bağlantılı olduğunu (ki Descartes bunun beyindeki pineal bez sayesinde olduğunu söylüyordu, fakat nasılını söylemiyordu) söyleyerek bu beyin-zihin çelişkisinden kurtulabiliriz. Fakat bunu yaparak bilimsel sınırların içinde kalamayız. Beyinden ayrı bir zihinsel süreci kabul etmek, bilimsel olarak yenilgiyi kabul etmek anlamına gelir.

İkinci seçeneğimiz, bilincin ve zihinsel süreçlerin varlığını reddetmek ve insana ait olan bütün deneyim ve özellikleri beyin ve bedensel süreçlerden ibaret olarak görmektir. Bunun diğer adı ise, beyni zihin ile aynı şey olarak kabul etmektir ki, tamamıyla materyalist bakış açısından doğmaktadır. Günümüzde bilimsel çevrelerin büyük çoğunluğu bu görüştedir -ki onların da büyük çoğunluğunun bu görüşte olduğunun farkında olmadığını düşünüyorum-. Bu görüşün kusurlu oluşuna dair fazlasıyla basit, ama yeterince kuvvetli delilleri ise yukarıda sıralamıştık. Bu görüşün bilimsellik gereği tek seçenek gibi görünüyor olmasına rağmen felsefi altyapıya sahip olmayan ve aklen izahı yapılamayan bir görüş olduğu gerçektir. Bunun sebebi kanaatimce, nörobilimcilerin son derece değerli araştırmalar yaparken, bu araştırmalardan çıkardıkları sonuçların felsefi arkaplanını gözden kaçırıyor olmalarıdır. Dolayısıyla felsefesiyle desteklenmemiş bilimsel çıkarımlar, büyük çevreleri yanlış yönlendirmektedir.

Beyin ve sinir sistemi ile alakalı popüler bilim kitaplarında sık sık “beynin karar verdiği, beynin bize oyun oynadığı, beynin vücudumuzu yönettiği, beynin bir şeyler istediği, beynin bir şeyleri sevmediği” gibi insansı fonksiyonlar üstlendiğine dair cümleler görürüz. Bu cümleleri, bilimsel kisvesine girmiş Kartezyen düalizmin başka bir çeşidi olarak görüyorum. Çünkü beyinde gerçekleşen olay, hücre içi entropiyi sabit tutmak adına birtakım iyon giriş-çıkışları yapmak ve iletici nörotransmitterler salgılamaktır. Beynin bir şeylere karar verdiğini söylemenin bilimsellikle bağdaşmayacağını düşünmek, bedihiyattandır. Yani bunu söylemek, bilimsel olarak yenilgiyi kabul etmektir.

Peki beyin-zihin çelişkisini bilimsellik sınırlarını aşmadan çözebilmek için diğer seçeneklerimiz neler olabilir? 

“Beyin, zihin değildir. Bir beyin aktivitesi haritasına bakarak zihnin duygularını, tepkilerini, umutlarını ve arzularını öngörmek, hatta anlamak bile mümkün değildir.” David Brooks, NYT

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Neo-Darwinizm ve Tanrı İnancının Kökenleri: Bir Deney Tasarımı

Özellikle teistik evrimciliğin öncülük ettiği bir söylem olarak; Neo-Darwinist evrimin canlıların türleşmesine yönelik yalnızca doğal-bilims...