Nörofelsefe
11 Mayıs 2024 Cumartesi
Neo-Darwinizm ve Tanrı İnancının Kökenleri: Bir Deney Tasarımı
29 Ocak 2022 Cumartesi
Kantçı Nesne Teorisinin Deneysel Eleştirisi: James J. Gibson ve Ekolojik Görsel Algı Kuramı
Bir nesneye baktığımızda hepimiz aynı şeyi mi görüyoruz? Faraza aynı adlandırdığımız bir rengin ikimize aynı göründüğünden emin olabilir miyiz? İnsanların yeşil diye andığı rengi ben kırmızı görüyor olsam ve fakat bana bu rengin ismi çocukluğumdan beri yeşil diye öğretilmiş olsa, bunu nasıl anlayabilirdiniz? Veya ben hayatımda renk diye bir görü sahibi olmamışsam, bana rengi kelimelerle gösterebilir miydiniz? Bu problemin adı Kantçı terminolojide kavram (begriff) ve görü (anschauung) ayrımıdır. Immanuel Kant, kavramsal bilgi ile görüsel bilgiyi birbirinden ayırmış, kavramları ve onların bağıntılarını kullanarak görüsel bilgiye erişimin mümkün olmadığını iddia etmiştir. Bu noktada ise şu sorun ortaya çıkıyor ki Kant'ın ve neredeyse tüm düşünürlerin üretimleri bu problemi çözme amacını taşır: Henüz dünyayı herkesin aynı algıladığından bile emin olamazken, nasıl evrensel geçerliliği olan bilimsel yasalardan bahsedebiliriz, ve dahi herkes için geçerli ahlaki kurallardan bahsedebiliriz? O halde algı denen şeyin nidüğünü bir çözmemiz gerekiyor.
Bu problem burada dursun ve madalyonun diğer yüzüne bakalım.
Aceba nesnenin kendisi yeşil değilken ben mi onu yeşil görüyorum, yoksa nesnenin kendisi gerçekten yeşil olduğu için mi bana yeşil görünüyor? Yukarıdaki düşüncelere rağmen her birimiz gördüğümüz rengin diğer kişilerce de aynı şekilde göründüğüne dair bir izlenime ve inanca sahip değil miyiz? Sizin yeşil gördüğünüz bir nesneyi benim veya başkasının kırmızı gördüğünü düşünmezsiniz. Halbuki bana kalırsa diğer insanların dünyayı benim gördüğümden farklı görüyor olma ihtimalleri bile aklımı kaçırtacak kadar ürkütücü. Buna rağmen bu ihtimali rahatlıkla görmezden gelerek psikolojik krizlere ve bunalımlara girmeden normal yaşamıma devam edebiliyorum, herkes gibi. Herkesin dünyayı benim gibi algıladığını kabul ettiğim takdirde, herkes ve her yer için geçerli bilimsel yasalar da herkes için aynıdır, ayrıca herkesi bağlayıcı ahlak yasalarından ve siyaset felsefesinden de bahsetmeme engel olan bir şey kalmaz. Bu durumda rahatlıkla bilim yapabilirim.
Problemi birinci görüşten ele alanlar, başta Kant olmak üzere, nesneleri iki vecihte ele aldılar, nesneleri bize tezahür ettiği (erscheinung) şekliyle bilebileceğimizi, ama kendi başına olan şeyin (ding an sich) bilinemez olduğunu iddia ettiler. Yani nesne kendinde yeşil değil, ben o nesnede yeşilliği inşa ediyorum. Kant, dış dünyada kendi başına nesnelerin ve düşünülürlerin mevcut olup bizim ise akli/entelektüel bir görü yoluyla bunların bilgisine doğrudan aktif bir şekilde eriştiğimiz ve nesneleri yakaladığımız düşüncesine ve bu yolla klasik metafiziğin söylemlerine sert bir şekilde karşı çıktı. Kendi başına var olan nesneyi idrak etmem için bizzat harekete geçirdiğim akli görünün varlığını reddetti. Ona göre nesnelere ait duyusal veri hissetme yetisi (sinnlichkeit) ile alınır, muhayyilenin (einbildungskraft) şemaları ile canlandırılarak üst üste çakıştırılır ve tam algı/kendilik idraki (apperzeption) yoluyla algıya dönüşür. Bu aşamaya kadar nesne kurulmuş fakat kavranmamıştır, çünkü Kant'a göre muhayyile kördür, muhayyilenin bir kavrama veya anlama yetisi yoktur, salt canlandırma işlevi görür. "Kavramsız görüler kördür" derken Kant bunu kast eder. Bu aşamadan sonra kurulan nesneye müdrikenin (verstand) saf kavram ve kategorileri (farz edelim masa kavramı ve onunla ilişkili olan cevher ve araz kategorileri) üzerinden birlik verilir ve nesne (masa) zihinde kurulmuş olur. Bu formüle göre dışarıdaki nesneler öznesi tarafından idrak ediliyor değil, içeride inşa ediliyordur. Çünkü nesneden gelen duyusal veri, nesneye birlik verip onu deneyimlemek için yeterli olmayıp muhayyile ve müdrike üzerinden bazı işlemlere tabi tutulması gerekir. Kant'ın nesne kuramı bundan daha fazla özetlenebilir mi bilmiyorum. Ama Ayhan Çitil'in şu analojisini hatırlayabiliriz (Kant Okumaları, Birinci Kritik, s. 197):
"Duyumlama (hissetme) yetisi yoluyla farkına vardığım malzemede bu tür bağıntılar (kavram ve kategoriler) var mı? Kant'a göre yok. Duyusal temsil, benim için zaten bunlar aracılığıyla kurulan bir şey. Varsa da ben bu kuruluş öncesindeki halini bilemem. Fiziksel olarak düşünelim. Elektronik mühendisi, mesela kalbi dinleyen bir cihaz yaptığında, elektronik veri toplayacak bir cihaz üretiyor. Kalbin atışını (ses dalgalarını) elektrik uyarımları halinde iletiyor. Belli birtakım karmaşık dalga dizisi olarak depoluyor. Bu verilere baktığınızda ne kalp var ne kalp sesi, sadece veri yığını. Beyin de böyle çalışıyor. Korkunç ve sonsuz bir veri bombardımanı karşısında. Buna beyin değil de isterseniz zihin deyin, hiç fark etmez. Bu verilerin herhangi bir parçasının tek başına bize söylediği bir şey yok. Biz bu veriyi alır, kendi yarattığımız (makineyi yaparken kullandığımız) belli serilerin, belli fonksiyonların altına düşüp düşmediğine bakarız ve işte o zaman anlamlanır. Dikkat edin. Ben zaten belli fonksiyonları bilirim. O, onun içinde var mı? Bu hangi değere, fonksiyona uyuyor? Bunları araştırırım. Tıpkı imgelemin (muhayyilenin) yaptığı gibi. Bir şey uyduğunda "Bu verinin anlamı şudur" demeye başlarım. Duyumlama bu şekilde gerçekleşir."
Modern nörobilimin gelişmesi ile Kant'ın ortaya koyduğu bu nesne kuramı revize edilerek devam ettirildi, hatta artık nörolojik verilerin de "idrak edilen değil inşa edilen algı" fikrini desteklediğine inanılıyor. Çünkü renk, şekil, büyüklük gibi duyumsanan özelliklerin doğadaki nesnenin kendinde mevcut olmayıp bir şekilde beyinde ortaya çıkarıldığı düşünülüyor. Nesnenin görüntüsünün retina üzerine düştüğü ve farklı bir forma dönüştürülerek beynin ilgili alanlarına iletildiği, nesneye ait görüntüye tekrar dönüşebilmesi için birtakım zihinsel işlemlerden geçmesi gerektiği kabul edildi. Fakat bu düşüncenin yaygınlığıyla birlikte içerdiği şu sorun genellikle görmezden gelindi. Riccardo Manzotti'den okuyalım (Zihnin Ucu Bucağı, s. 11-20):
"İnsanların dünyayı deneyimlediğini, bir şeyler hissettiğini bilmeseydik, nörofizyoloji hakkında bildiklerimizden yola çıkarak bu bilgiye ulaşabilir miydik? Hayır. Nöronların davranışında, bilinçle ilişkileri açısından sözgelimi akciğer hücrelerinden veya alyuvarlardan farklı olduklarını ima edecek hiçbir şey yok. Bütün hücrelerin en iyi yaptığı şeyi yapıyor onlar da. Yani entropiyi düşük tutmak için sodyum, potasyom, klorür, kalsiyum gibi iyon akışları yaratıyor ve bunun sonucunda nörotransmitterler (sinirsel ileticiler) salgılıyorlar. Bütün bunlar iyi hoş ama sabah göğünü izlerken açık mavi bir renk deneyimlediğimden çok uzak. Yani nöronların fiziksel aktivitesinin, benim göğe dair deneyimimi nasıl açıkladığını görmek kolay değil. ... Bilim bize dünyada renk olmadığını, rengin sadece beynimizde ortaya çıktığını söylüyor. Ama bilim insanları ne olup bittiğini görmek için beynin içine baktıklarında sadece milyarlarca nöronun elektrik impulsları ilettiğini ve kimyasal maddeler salgıladığını görüyorlar. Bilincin korelatları dedikleri şeyi buluyorlar, bilincin kendisini değil. Veya bu durumda, rengin korelatlarını buluyorlar, kendisini değil. Kafamızın içinde sarı bir muz yok, sadece gri madde (beyin) var."
Kant'a göre hissetme yetisi ile elde edilen ham duyusal malzemenin tam olmayıp yukarıda özetlediğimiz zihinsel (modern anlamda nörolojik) işlemlere tabi tutulması gerektiğini söylemiştik. Fakat Kant duyumsanan özelliklerin yani kualiaların (renkler, kokular, sesler, tadlar...) nasıl ortaya çıktığını çözülemez bir problem olarak görür ancak çözmeye gerek de duymaz. Kant'ın nesne teorisini geliştiren modern nörolojik bilimler ise çıtayı yükselterek kualiaların nasıl açığa çıktığını gösterme hedefine yöneldi ve bilinçli algıların sinir sistemi tarafından üretildiğini iddia etti. Bununla birlikte bu çaba yukarıda Manzotti'den alıntıladığımız kayalara çarparak derin problemleri gün yüzüne çıkardı.
Bu problemlere çözüm üretmek adına yazının başında bahsettiğim iki temel yaklaşımdan ikincisini benimseyen bir araştırmacıyı ben tanıyalı bir seneden az zaman geçti. Cornell Üniversitesi'nde çalışmalarını yürütmüş olan bilişsel psikolog James J. Gibson (ö. 1979) ve onun "Ekolojik Görsel Algı Kuramı"ndan bahsediyorum. Gibson'ın çalışmalarına ilk defa Wolfgang Smith'in eserlerinde rastladım ve muhtemelen aşağıda Smith'ten bir alıntı yaparak Gibson'ı tanıtmış olacağım. Yine de onun deneysel buluşunun modern algı teorilerinin tahtını kuvvetlice sarstığını görünce ülkemizde Gibson ve Kant'ın algı teorilerinin karşılaştırmalı bir analizini yapmak adına daha çok çalışma yapılması ihtiyacı olduğunu düşündüm. Bunun üzerine hem bu yazıyı yazdım, hem de Gibson'ın teorisini yazdığı "The Ecological Approach to Visual Perception (1976)" kitabını temin ettim ve dilimize kazandırmak adına çevirmeye başladım. Bu yazının yayımlandığı sıralarda çeviri işlerine devam ediyor olacağım. Aynı zamanda Gibson'ın teorisinin psikoloji ve robotik alanına etkilerinin ayrıntıları için İlknur Eliş tarafından yazılan ve dipnotlara eklediğim yazıya bakabilirsiniz. Ben bu yazıda Gibson'ın teorisinin felsefi sonuçlarını değerlendirmeye çalışacağım.
Gibson 2. Dünya Savaşı'nda hava kuvvetlerinde görev almıştı ve pilot adaylarının görsel algı ile uçağı yönlendirmeleri üzerinde epey deneysel çalışma yapacak fırsat bulmuştu. Buna göre Gibson, pilot adaylarının görsel algılarının yer (zemin) ile ilişkilendiği takdirde uçak hareketlerini doğru yönlendirebildiklerini ve tek başına retinal görüntü denen şeydeki fiziksel verinin uçağa yön verecek görsel algıyı oluşturmakta yeterli olmadığını keşfetti. Yerin yani zeminin varlığında pilot adayları uçağı doğru hedefe yönlendirebilmiş, zeminin yokluğunda ise bu mümkün olmamıştı. Bu deneysel verilerden çıkardığı teorik sonuçlara göre, zemin üzerinden algılanabilir hale gelen ve Gibson'ın "çevre" dediği alan, yani duyumsanan alanda optik bir düzen vardı ve algı ancak bu optik düzlemin zeminle ilişkisi üzerinden ortaya çıkabilirdi. Bu düzendeki "değişmezler"in toplanması ile görsel algı ortaya çıkıyordu. Bu toplama işlemi hareketle olmaktaydı lakin bu hareket nesnede olabileceği gibi algılayanın hareketlerini de içeriyor. Gözlerin milisaniyeler içinde gerçekleştirdiği mikrosakkadik hareketler optik çevredeki bu sabitelerin ortaya çıkarılması işlevini görüyor. Çevreyi algılayan ben veya algılanan nesne hareket ettikçe optik düzen de değişmekte olup, nesnenin algıdaki şekil, büyüklük, renk gibi özelliklerinin değişmeden kendiyle aynı kalmasını sağlayan unsurlar vardır ki "sabiteler" derken kastedilen bunlardır, Gibson bunlara "değişmezler" (invariants) der. İşte görsel algının başladığı yer çevredeki bu değişmezlerdir; retinal görüntü veya onu takip eden nöral mekanizmalar değil. Zaten retinada olan şey bir görüntü değil, kuantum mekaniksel bir etkileşimle tetiklenen moleküler değişiklikler dizisidir.
Gibson'ın deneysel düzeneklerinin ayrıntıları için kendi kitabına başvurulabilir elbette. Ama neticede Gibson, bilinçli algının beynin nöral mekanizmalarınca açığa çıkarıldığı fikrine şiddetle karşı çıkmıştı. Ona göre algısal verinin retinaya ulaştıktan sonra farklı bir formla beynin ilgili bölgelerine iletilmesi söz konusu değildi. Algıya, beynin nöral fizyolojisinin de dahil olduğu çevresel bütüncül bir süreçle bilfiil ulaşılıyordu. Bu nedenle Gibson'da alışıldık şekilde rijit bir özne-nesne ayrımı yoktur (bu düşünce Manzotti'nin özne-nesne özdeşliği teorisini anımsatır). Buna göre görsel algı, Kant'ın düşündüğü gibi bir inşa faliyeti değil, birinci sınıf bir idrak faaliyetidir. Özne, nesneden gelen duyusal malzemelerle nesneyi kurmuyor; duyusal özellikleri kendinde barındıran nesneyle bütünleşerek onu bilfiil idrak ediyor. Şüphesiz sağduyuya yakın olan görüş de budur. Gerçek nesnelerden oluşan gerçek bir dünyada yaşadığımız ve bu nesneleri algılayacak bir melekeye sahip olduğumuz düşüncesi, her şekilde daha realist gibi duruyor. Çünkü algının içindeki şeylerin beyinde üretilen birer görüntü değil dış dünyadaki gerçek nesneler olduğu fikri sıradan insan için daha akla yatkındır.
O halde optik düzendeki nesneler algıya konu olan özelliklerin tamamını kendinde barındırıyor ve özne olarak biz de bu özellikleri (Gibson değişmezlerini) aktif bir süreçle doğrudan idrak ediyoruz. Bu düşünce hiç şüphesiz Kantçı anlamda duyumsanan-kendinde olan (erscheinung-ding an sich) ayrımını ortadan kaldırdığı gibi, Kant'ın reddettiği şekliyle entelektüel-akli bir görü sahibi olduğumuzu yeniden iddia etmek anlamına gelir...Kant'a göre muhayyilenin, yani "kavramsız görülerin (algıların) kör" olduğunu belirtmiştik ki Gibson'ın hedefindeki nokta tam burasıdır. Tezahür eden özelliklerini kendisi taşıdığı için nesnenin bilfiil idrak edilmesinde Gibson'a göre kavramsal bir işleme yer yoktur. Nesneye birliğini saf kavramlar değil eylem potansiyelleri (affordances) verir. Bir nesneyi algıladığımızda optik düzlem o nesnenin pratik ve kullanılabilir özelliklerini bize sunar. Bir ağacın gerçekten çıkılabilir bir ağaç ya da bir denizin gerçekten yüzülebilir bir deniz olduğunu optik düzlemin eylem potansiyelleri belirler ve o nesnenin gerçek bir algısına erişebiliriz.
Bu durum beyin yollarının entegrasyonunda da kendini gösterir. Görme ile ilişkili oksipital V1 korteksinden başlayan 2 ana yol görsel algı ile ilişkilendirilmiştir. Bunlardan biri görsel algının kavramsal düşünme ve verbal semantiklerle ilişkilendirildiği alt temporal alana giden ventral yol, diğeri ise beynin 3 boyutlu navigasyon merkezi sayılan ve eylem potansiyelleri ile ilişkilendirilen arka parietal alana giden dorsal yol.
Görsel algı ile ilişkili dorsal ve ventral yolların beyin şeması üzerinden temsilleri ve DTI traktografi görüntüleri. Dorsal yol Superior longitudinal fasciculus'u (SLF) kullanmakta iken ventral yol Inferior longitudinal fasciculus'u (ILF) kullanmaktadır. (2)
Humphreys'in çalışmalarında ventral yol kusuruna bağlı olarak kavramsal temsil becerisi bozulmuş hastalara birtakım nesneler gösterilmiş, hastalar nesnelerin adını söyleyemese de pratik amacına uygun şekilde nesneleri kullanabilmiştir. Ayrıca duyusal temsillere maruziyet sonrasında eylemsel dorsal yolun semantik ventral yoldan daha çok aktive edildiği, fonksiyonel MR görüntüleri ile gösterilmiştir (3). Bu durumun, Gibson'ın iddia ettiği gibi nesnelere birlik kazandıran şeyin müdrikenin kavramları değil eylem potansiyelleri olduğu yönündeki iddiasını desteklediği söylenmektedir. Ve ayrıca şunu telkin etmektedir ki, nesneler taşıdıkları eylem potansiyelleri üzerinden düşünülürse kavramsız algıların kör olduğu iddiasının Gibsoncı düşünce tarafından pabucunun dama atıldığı iddia edilmektedir.
Eylem potansiyelleri, nesnelerin akılsal bir amaca matuf olarak tasarlandığı gaye-bilimsel bir düzeni telkin eder. Fakat Kant teleolojik bir düzenden kaçınarak mekanik fiziği temele koymuş olsa da, Gibson'ın Kant'ın fizik kuramına da itirazları vardır.
Kant'a göre duyularımızla algıladığımız bu görüsel alan uzay-zamanın alanıdır ve bu alandaki nesneler Newton mekaniğine göre devinmeleri cihetinden fiziğin nesneleridir. Görüdeki nesneler (gegenstand) Öklid geometrisinin ifade ettiği uzaydaki konumlarıyla birebir örtüşme halindedir. Gibson'a göre ise algıya konu olan nesnelerin alanı fizik bilimine konu olan nesnelerin alanı değildir; çevredir. Algılanan dünya, fiziğin dünyası değil, çevrenin dünyası, yani Wolfgang Smith'in tabiriyle cismani dünyadır. Uzayın ise duyusal algı nesneleriyle hiçbir iltisakı bulunmaz. Dolayısıyla algı denen idrak faaliyetinin herhangi bir mekanik sürece indiegenmesi mümkün değildir. Gibson şöyle der:
"Uzay kavramına sahip olmadıkça etrafımızdaki dünyayı algılayamayacağımız doktrini safsatadır. Tam aksi: Ayaklarımızın altındaki zemini ve yukarıdaki gökyüzünü görmeseydik boş uzay diye bir şeyi düşünemezdik. Uzay bir efsanedir, bir hayalettir, geometricilerin bir kurgusudur."
Kant'ın ve modern nörolojik bilimlerin algı teorisini baştan ayağa ters çeviren ve kendi deneylerine dayanarak alternatif bir teori geliştiren bir bilim insanı ile karşı karşıyayız. Kant'ın nesne teorisi, şüphesiz nesnenin "duyumsanan" ve "kendinde olan" şeklinde iki ayrı yönünü gündeme getirdiği gibi, duyusal alanda temsili olmayan metafiziksel idealar hakkında da bilgi sahibi olunamayacağını iddia ediyor. Bu düşünce karşısında Kant'ın reddettiği akli görüyü tekrar bilişsel bilimin gündemine sokan Gibson'ın teorisinin, metafiziksel ideaları nesne zemininde tekrar düşüncenin konusu yapması beklenmedik bir şey midir? Gibson'ın buluşunun felsefi yansımalarını Wolfganf Smith'ten okuyalım (4):
"Gibson, görsel algı teorisinin yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyduğunu, üstelik bu ihtiyacın çok ciddi boyutlarda olduğunu fark etmişti. ... Söz konusu “ekolojik” teori haddi zatında Kartezyen sıkboğazı kırmış ve realizmi, aslında kimilerine göre “naif bir realizmi”, katı deneysel zemin üzerinde yeniden inşa etmiştir. Res cogitantes ve res extensae ikiz fantezileri gitmiştir! Artık ortaya çıkmıştır ki bir gülün kırmızılığı, Galileo’nun tasavvur ettiği gibi “ikincil” bir nitelik, renksiz bir dış varlığa yanlışlıkla yansıtılan zihinsel bir görüntü değildir. Dört yüzyıldır dile getirilen bu karışıklığın ardından güllerin gerçekten kırmızı olduğu ve “safların”, Aydınlanmış bilginlerden daha ferasetli oldukları anlaşılmıştır ki bu bilginler henüz bir fantezi dünyasında yaşadıklarının, daha doğrusu iddia ettikleri şeye gerçekten inanacak olsalar bir fantezi dünyasında yaşayacak olduklarının farkına varmış değillerdir. ...
"Gibson’ın keşfiyle alakalı en önemli şeyin şu olduğunu söylemek yeterlidir: görsel algı, retinal görüntüye dayanmaz, zaten gerçekte retinal görüntü diye bir şey yoktur. Görsel algı, çevreyi kuşatan optik düzende bulunan ve Gibson’ın değişmezler dediği şeye dayanır ki bunlar aslında geleneksel filozofların form dedikleri şeydir. Dış dünyaya, “tatlı bir meltem altında salınan mavi hezaren çiçeğine” erişimi sağlayan şey işte bu formlardır. Zira Aristoteles’in çok uzun zaman önce belirttiği gibi materyal nesnelerin özleri günümüzde “madde” terimi ile adlandırılan şeyden değil formlardan ibarettir. Dolayısıyla bir dış nesnenin algılanışı ancak formlar sayesinde mümkün olabilir. Tebrikler James J. Gibson: en az on Nobel hak ediyorsunuz! ...
"Gibson’ın ortaya koyduğu buluşun, Aydınlanma sonrası Weltanschauung’u bir vuruşta devirdiği hemen görülüyor. Gerçek şu ki Gibson, Kartezyen epistemolojiyi reddederek bugüne kadar sahip olduğumuz sözüm ona “bilimsel” dünya görüşünün dayandığı temel öncülü çürütmüştür. Dolayısıyla Gibson’ın statüsünün yakın bir gelecek içinde yükseltileceğini beklemek doğru olmaz."
Gibson'ın devrimsel teorisinin felsefi anlamını izah etmeye çalıştığım yazının son cümlesinde sözü büyük düşünür ve bilim insanı Gibson'a bırakıyorum:
"Bütün bunlar kuşkusuz kulağa çok tuhaf geliyor, ama okurları bu hipotezi düşünmeye davet ediyorum. Çünkü Kant'ın söylediği "kavramsız algılar kördür" dogmasını terk etmeyi kabul ederseniz, derin bir teorik karmaşa bitecek, gerçek bir bataklık kuruyacaktır."
James J Gibson, The Ecological Approach to Visual Perception, Önsöz
Dipnotlar:
1) https://medium.com/cogist/ekolojik-psikoloji-ve-bili%C5%9Fsel-bilim-i%CC%87lknur-elis-ac1f67671f25
2) https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S1071909117300657?via%3Dihub
3) Uğur, E., & Jamone, L. (2018). Affordances in psychology, neuroscience and robotics: a survey. IEEE TRANSACTIONS ON COGNITIVE AND DEVELOPMENTAL SYSTEMS , s. 8
Erişim: https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=https://www.cmpe.boun.edu.tr/~emre/papers/TCDS2016-Affordances.pdf&ved=2ahUKEwjBn8y99db1AhWJQ_EDHV8HAqwQFnoECA4QAQ&usg=AOvVaw0disk95VyyeN4rgxN1TKEI
4) https://alisebetci.blogspot.com/2019/10/cismani-dunyay-m-alglyoruz.html?m=1
6 Kasım 2021 Cumartesi
Bilinçli Deneyim Ne Kadar Özneldir? Thomas Nagel’in “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?” Makalesine Cevap ve Supramodal Transandantal Entegrasyon Kuramı
Thomas Nagel’in Zihin
ve Evren: Materyalist Neo-Darwinci Doğa Görüşü Neden Neredeyse Kesinlikle
Yanlış adlı kitabı, 2015’te Jaguar Kitap’tan Özge Çağlar Aksoy’un
çevirisiyle yayınlandı. Kitabın adından da anlaşılacağı üzere bilincin ve
zihinsel süreçlerin materyalist neo-darwinist indirgemeci açıklamasına baştan
sona reddiye içeren bir kitaptı. Fakat Thomas Nagel bilinç araştırmaları
alanındaki şöhretini daha çok, 1975 yılında yayınlanan “What is it like to be a
bat” başlıklı makalesine borçludur. Bu makale de bahsettiğimiz kitabın sonuna
yine Özge Çağlar Aksoy’un çevirisiyle “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir” başlığı
ile eklendi. Bu yazıda yapılan alıntılar, bahsettiğimiz yayına atfendir.
Thomas Nagel Zihin ve Evren kitabında ve “Yarasa Olmak
Nasıl Bir Şeydir” makalesinde bilinçli deneyimlerin fiziksel unsurlara
indirgenmesinin mümkün olmadığını savunmaktadır:
Materyalizm
savunmasını, zihinsel olgunun öznel niteliğini ele almakta açıkça başarısız
olan herhangi bir zihinsel olgu analizine dayandırmak anlamsızdır. Dolayısıyla
deneyimin öznel niteliği hakkında fikir sahibi olmadan fizikalizm teorisinden
ne beklendiğini bilebilmek mümkün değildir.
Nagel’e göre bilinçli deneyimlerin fizikalizm veya
materyalizm indirgemeciliği sınırları içinde açıklanamama sebebi, deneyimlerin
öznel doğasında yatar. Bir canlının nesneleri nasıl algıladığının, nesneye o
canlının –veya o canlı türünün sahip olduğu donanımın- gözünden bakmadan mutlak
bir kesinlikle bilinemezliği, bilinçli deneyimlerin öznel olduğuna dair bir
çıkarımı beraberinde getirir.
…form
ne kadar değişiklik gösterirse göstersin, bir organizmanın en küçük şekilde de
olsa bilinçli bir deneyim yaşaması, o organizma olmak gibi bir şeyin mevcut
olduğu anlamına gelir. Deneyimin formu hakkında daha başka çıkarımlar yapılması mümkün olabilir; organizmanın
davranışı hakkında bile (şüphe duymama rağmen) çıkarımlar yapılabilir. Ancak
temelde bir organizma ancak ve ancak o organizma olmak diye bir şey -o
organizma için olan bir şey- varsa bilinçli zihinsel durumlara sahiptir. Buna
deneyimin öznel niteliği diyebiliriz.
Bilinçli deneyimlerin öznel olduğu şeklinde yaygın bir
kabul vardır. Bu kabul bilinç araştırmalarının bilimsel zeminde yapılabilirliği
tartışmasını da beraberinde getirir. Öznel bir deneyimin nesnel bilimi nasıl
yapılabilir sorusu, bilinç araştırmacılarını epeyce meşgul edegelmiştir. Bu
kanaat, öznellik problemini bilinç probleminin açıklamasında merkezi konuma
yerleştirmiştir. Öznel deneyimlerin fiziksel nicelikler tarafından temsil
edilebilmesinin hala bir yolu bulunamamış, fizikalist-materyalist düzlemde
bilincin açıklamasının verilebilmesi hala mümkün görünmemektedir.
Nagel, bilinçli deneyimin öznelliğini açıklamak için
yarasaların sonar algı yeteneğini örnek vermeyi tercih eder. Kendisi bunu şöyle
açıklar:
Öznellik
ve bakış açısı arasındaki ilişkiye örnek vermek ve öznel niteliklerin önemini
açığa kavuşturmak için, konuyu öznel ve nesnel görüş biçimleri arasındaki farkı
net bir şekilde ortaya koyan bir örnekle bağlantılı olarak incelemek yararlı
olacaktır. … Yarasaların deneyim yaşadığı inancının temelinin, yarasa olmak
diye bir şey olduğu düşüncesi olduğunu söylemiştim. Artık birçok yarasanın
(özellikle küçük yarasalar olarak bilinen microchiroptera türü) dış dünyayı
öncelikli olarak sonar ya da ekolokasyon ile, yani menzillerindeki nesnelerden
gelen yansımaları ani, ince ayarlı, yüksek frekanslı çığlıklarla tespit ederek
algıladığını biliyoruz. Beyinleri, dışa giden uyaranları takip eden yanıtlarla
ilişkilendirecek şekilde tasarlanmıştır ve bu yolla edindikleri bilgiler
yarasaların uzaklık, büyüklük, şekil, hareket ve doku ile ilgili, görme
duyusuyla yaptığımıza benzer tam ve kesin ayrımlar yapmalarına olanak sağlar.
Ancak yarasa sonarı, şüphesiz bir algı türü olmakla birlikte, sahip olduğumuz
herhangi bir duyuya işleyiş açısından benzer değildir ve bizim öznel bir
şekilde tecrübe ya da hayal edebileceğimize benzediğini düşünmek için herhangi
bir neden yoktur.
Demek ki, yarasaların sonar algı sistemleri, aşina
olduğumuz duyu yollarımızdan oldukça büyük farklılık gösterdiği için, bir
yarasanın (veya başka bir deneyim sahibi varlığın) deneyiminin ona özgü, öznel
olduğunu anlamamıza dair bize fikir vermede yazar tarafından oldukça faydalı
bulunmuştur. Nagel’in makalesine yönelik bu girizgah, bu yazımızın maksadının
hasıl olması için yeterlidir.
Bana göre felsefe tarihinin en büyük ontoloji ve
epistemoloji problemi, algıladığımız dünyanın gerçek nesnelerden mi oluştuğu,
yoksa zihinsel birer temsil mi olduğu tartışması. Genelde insanlar, algılanan
dünyadaki şeylerin zihinsel birer temsil değil gerçek nesneler olduğuna dair
derin bir inanç taşır ve yaşamını bu inanç doğrultusunda ontolojik krizlere
girmeksizin idame ettirir. Peki bize bilime göre bunun böyle olmadığı
söylendiğinde takınmamız gereken tavır ne olmalıdır? Bence ilk önce bilimin
gerçekten böyle bir şey söyleyip söylemediğini sorgulamak gerekir.
Galileo’nun bilimselci bakış açısı ve Descartes’in fiziksel
olanla (res extensae) zihinsel olanı (res cogitantes) birbirinden ayırmasıyla
akademide nesnelerin kendinde renk, koku, ses, tad gibi niteliklere (qualia)
sahip olmadığı, bu niteliklerin ikincil nitelikler olarak zihne havale
edildiği, esas özelliklerin ise aslında nesnenin nicel (quanta) özellikleri
(uzam, hacim, ağırlık gibi) olduğu kabul edilmeye başlandı. Newton’un Principia
ile nesnelerin fiziksel ilişkilerini açıklaması ile de bu Kartezyen doğa
anlayışının bilimsel anlamda ispatlandığı kabul edildi.
Bu materyalist zihin teorisine şüphesiz direnen düşünürler,
bilim adamları oldu. İşte Nagel de bunlardan biridir. Çünkü salt materyalize
edilmiş bir dünyada bilinçli deneyimlerin ve nitelcelerin (qualia) açığa çıkışına
dair bir açıklama getirilemez. Nesnelerin göründüğü gibi bir varoluşa sahip
olmayıp, aslında atomlardan ve moleküllerden oluştuğu şeklindeki
fizikalist-materyalist görüşün ilk bakışta 2 noktada defektif olduğu anlaşılır:
birincisi, elimizle dokunup gözümüzle gördüğümüz nesnenin aslında zihinsel bir
temsil olup o nesnenin sahip olduğu varlığın atomlardan ve moleküllerden
teşekkül ettiğine dair inancın kaynağı nedir? Veya kısaca görünür nesnenin var
olmadığını söylerken atomların ve moleküllerin gerçekten var olduğuna dair
derin inancın kaynağı nedir? İkincisi de, bilimsel verilerin sonuçları da
deneyimlere ve duyusal verilerin yorumlanmasına dayanıyorsa, deneyimlerle
çıkılan yolun sonunda deneyimin varlığının ortadan kaldırılması mantıksal
çelişki anlamına gelir.
Aydınlanma ile birlikte kabul edilen “duyularla elde edilen
veriler zihinsel temsillere dönüştürülür, bu veriler nesnelerin kendisine ait
değildir” düşüncesi veya algılanan nesnelerin zihinsel temsiller olup algılanan
özelliklerine kendisinin sahip olmadığı görüşü, modernist kozmolojik anlayışın
sert ve soğuk rüzgarlarına rağmen hala sağduyu sahibi sıradan bir insanın içini
huzursuz etmeye devam eder. Çünkü varlığın materyalize edilip kozmoloji
yalnızca maddeye irca edilince bilincin ve bilinçli deneyimlerin açığa çıkış
problemi kendini gösterir.
Nagel şüphesiz sağduyu sahibi bir felsefeci olarak
materyalist-fizikalist bilinç teorisinin, bilinçli deneyimleri ve nitelceleri
(quaila – renkler, kokular, sesler, tadlar…) açıklama konusunda savunulucak
hiçbir tarafı olmadığının farkındaydı. Bunun nedeni de bilinçli deneyimin öznel
oluşuna inanmasıydı.
Buraya kadar Nagel’in bahsettiğimiz düşüncelerini ben de
paylaşmakla birlikte, bilinç araştırmalarında yanlış iliklendiğini düşündüğüm
ilk düğme olan “bilinçli deneyimin öznel oluşu” sorununa dair biraz açıklama
ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bilinçli deneyimlerin öznel olduğu kabulü,
bana göre bilinç araştırmalarının bilimsel zeminde yapılabilirliğinin önünü
tıkayan ilk postulattır.
Hepimiz hayatımızda birtakım öznel deneyimler sahibi olsak
da, bu deneyimlerin diğer insanlar için de (hatta diğer bilinçli varlıklar için
de) aynı veya büyük oranda benzer olduğuna dair derin bir inanç taşırız. Çünkü
baktığımız veya dokunduğumuz nesnenin zihinsel bir temsil değil gerçek bir
nesne olduğunu sağduyumuz bize söyler. Nesne kendinde bir varoluşa sahip ise, o
nesne ile ilişki kuracak tüm canlılar da tutarlı ilişkiler ve yanıtlar açığa
çıkarıyorsa, o halde bu canlıların deneyimleri de birbirleri ile tutarlı,
örtüşen deneyimler olmalıdır. Varlığı x canlısının gözünden göremiyor oluşumuz,
o canlının deneyimlerinin gerçekten öznel olduğunu söylemeye bizi müncer kılar
mı?
Burada computational chemical phsyics profesörü ve çok
saygın bir metafizik araştırmacısı olan Ali Sebetci hocamı anarak onun bir
twitter diyalogumuzda naklettiği bir meselden bahsedeceğim. Bir ressam düşünün
ki, her şeyi olduğundan daha ince ve uzun çizermiş. Ressam öldükten sonra neden
böyle bir tarz geliştirdiği tartışılmaya başlanmış. Birisi demiş ki “çünkü o,
gerçekte her şeyi böyle görüyordu”, ötekisi itiraz etmiş “eğer öyle olsaydı
çizdikleri bize normal görünürdü, zira onun normali ile bizimki örtüşürdü”.
Faraza 1 metre boyundaki bir nesneyi ressamın 2 metre boyunda gördüğünü hayal
edin. Ressam bu nesneyi tuvale döktüğünde kendi görüşünden 2 metre, bizim
görüşümüzden 1 metre uzunlukta çizecektir, dolayısıyla bize görünen resim, yine
nesnenin gerçek boyu ile uyumlu olacaktır. Ali Sebetci hocamın yorumu şu
şekilde oldu: “Mevcut canlılar aleminde olan da bu değil mi? Farklı
algıladıklarını biliyoruz; örneğin köpeklerin koku duyuları ya da yarasaların
nasıl “gördükleri”, ama hala aynı dünyayı paylaşıyor ve birbirimizle
anlaşabiliyoruz.”
Evet, deneyimlerimizin öznel olduğunu savunduğumuz canlılar
olarak, aynı dünyayı paylaşıyor ve aynı dünyaya dair anlamlı yanıtlar
oluşturuyoruz. Burada esas önemli nokta, deneyimlerimizin öznel olduğunu
söylememize rağmen dünyaya verdiğimiz yanıtların birbirimize anlamlı gelmeye
devam etmesi. O halde deneyimlerin öznel oluşuna alternatif bir yorum doğuyor
burada: Deneyimlenen nesnelerin zihinsel birer temsil değil gerçek birer nesne
oldukları açığa çıktığına göre bilinçli deneyimler nesneldir, algılar ise
canlıların donanımları ölçüsünde çeşitlenebilir.
Yeni matematiksel ve nörolojik paradigma ışığında Gödel
teoremlerine ve kendi çalışmalarıma dayanarak ben şunu iddia ediyorum ki,
doğruluk ve ispatlanabilirlik birbirinden ayrılmıştır. İnsan aklı, sistem
içindeki bazı önermelerin ispatlanamayacağı halde doğru olduğunu görebilecek 3
boyutlu bir akli görüye sahiptir. İşte deneyimlerin herkes için benzer olduğu
ve benzer sonuçlar doğurduğuna, deneyimlenen şeyin gerçek bir nesne olup tüm
canlıların bu nesne ile anlamlı bir ilişkiye devam ettiğine yönelik taşıdığımız
inanç, akli görümüz sayesinde doğru olduğunu gördüğümüz bir önermedir.
Tahminimce Nagel’in yarasa örneğini seçmesinde kendisi
açısından almamız gereken ibretler var. Yarasaların pek aşina olmadığımız bir
algılama donanımının örneğinin verilmesi, diğer canlılarda bu görme meselesinin
nasıl gerçekleştiğini aydınlatabilmiş olduğumuza dair bir ispatlanmamış inanç
taşıdığımızı açığa çıkarıyor. Yarasa dışı diğer canlılarla, mesela dört ayaklı
memelilerle aramızda büyük farklılık taşımayan, aşina olduğumuz birtakım duyu
organları ve donanımlarla elde edilen algıların bizimkine ve birbirine benzer
veya nesnel olduğuna dair Nagel’in bir düşünce sahibi olduğu intibaını
uyandırıyor. Yarasa gibi uç bir örnek vermesi meseleyi daha açık ifade edebilme
amacına matuf olabilir, fakat bu analoji, bedensel donanımın birbirine
benzedikçe deneyimin de birbirine benzeyeceğini ve nesnelleşeceğini ima eder.
Fakat benim düşünceme göre deneyimin nesnelliği, canlının bedensel donanımı ile
değil, nesnenin harici varlığı merkezinde irdelenmesi gereken bir konudur.
Çünkü deneyimlenen şeyin öznel zihinsel bir temsil değil, kendinde bir varoluşa
sahip gerçek nesnel bir varlık oluğu aşikardır. Bedenler benzeştikçe
deneyimlerin de benzeşeceğine dair intiba, bu nedenledir.
Thomas Nagel, makalesinde bilinçli deneyimin nesnel doğası
olabileceği ihtimalini de gündeme getirir fakat bu noktayı ucu açık bırakır. Bu
konuda verdiği örnek de dikkate şayandır:
Bu
olgusallığı yarasaların sonar deneyimlerini betimlemek için geliştirmemiz
gerekebilir; ancak insanla başlamak da mümkündür. Örneğin doğuştan kör olan
birine görmenin nasıl olduğunu açıklamak için kullanılabilecek kavramlar
geliştirmeye çalışılabilir. Kişi en sonunda hiçbir yere varamayabilir, ancak şu
an yapabildiğimizden daha nesnel ve çok daha kesin ve doğru bir ifade yöntemi
geliştirmek mümkün olmalıdır. Bu konuyla ilgili tartışmalarda karşımıza çıkan
farklı türde kesinlikten uzak analojiler, örneğin 'Kırmızı, bir trompetin
çıkardığı sese benzer', anlamlı ve işe yarar değildir.
Bilinçli deneyimlerin doğasının aydınlatılması konusunda
doğuştan kör olan hastaların katıldığı çalışmalar çok büyük katkı sağlayan veriler
sunar. Bundan dolayı bu tür çalışmalar büyük bir literatür oluşturmuştur. İşte
bu çalışmalardan biri, bugüne kadar yapılanlar içinde ayrı bir önem verdiğim ve
dikkatimi çeken bir çalışma oldu. The Hebrew University of Jerusalem’den Ella
Striem-Amit ve Amir Amedi’nin Current Biology dergisinde yayınlanan çalışması Visual Cortex Extrastriate Body-Selective
Area Activation in Congenitally Blind People “Seeing” by Using Sounds başlığını
taşıyordu (https://doi.org/10.1016/j.cub.2014.02.010). Bu
çalışmaya göre doğuştan kör olan 13 hasta incelenmiş, bir insanın vücut
hareketleri bir algoritma ile ses haritasına dönüştürülmüş ve doğuştan kör olan
13 hastaya dinletilmiştir. 10 saatlik manipülasyonun sonunda 13 hasta görsel
kortekslerini uyararak karşılarındaki vücudun hareketlerini görme yetisinden
mahrum oldukları halde tahmin edebilmiştir. Makalenin yazarları, hastalardan
alınan bu cevabı, görme duyusu normal olan bir kontrol grubu ile mukayese etmiş
ve vücutlara ve yüzlere karşı seçiciliğin her iki grupta da aynı mekanizma ile
gerçekleştiğini, temporal işitme veya parietal somatosensöriel kortekslerde
değil, oksipital görme korteksinde aktivite gerçekleştiğini fonksiyonel MR
görüntüleme ile göstermişlerdir. Kısacası gösterilen mekanizma, “görme”
olayında her ne oluyorsa doğuştan kör insanlarda da aynı mekanizmadır ve bu
mekanizmanın harekete geçirilmesi ile onların da nesneleri “görebildiklerini”
ifade etmeye yetecek nesnel veriyi elde etmeyi sağlamıştır.
Bir nesne ile o nesneye ait duyu algısının bağlanması söz konusudur
ve burada algılanan şey hiç şüphesiz gerçek bir nesnedir. Nesne ile algının
birbirinden ayrılması, yukarıda saydığımız bir sürü problemi beraberinde
getirecektir. Dolayısıyla Kantçı anlamda nesnelerin erscheinung (duyumsanan) ve
ding an sich (kendinde şey) şeklinde bir ayrıma tabi tutulmasına alternatif
yeni düşünce şekilleri gündeme gelmektedir. Duyumsanan nesne gerçek bir
nesnedir, nesnenin kendisidir ve duyumsayan öznede nesnenin algısını hasıl
edecek bir görü mevcuttur. Bu görü bir şekilde duyu modalitelerini aşan,
supramodal bir entegrasyona işaret etmektedir. Nesnenin algıda inşası sürecinde
akıl, son deneysel verilerden elde edilen sonuçlara göre Kant’ın koyduğu şartı,
yani hissetme yetisini by-pass edebilmektedir.
Kantçı felsefede nesnenin erschenung yani duyumsanan hali,
Nagel’in bahsettiği üzere deneyimin öznel doğasını temsil eder. Fakat
deneyimlenen nesnenin gerçek bir nesne olup bu nesneye ait görünün hissetme
yetisinden bağımsız olarak aktive edilebiliyor oluşu, ding an sich (kendinde şey)
adlı erişilmez, duyumsanmaz, algılanmaz bir formun varlığı üzerine tekrar
düşünmeyi dayatır.
Kantçı felsefenin diğer bir önemli ayrımı ise anschaung
(görü) ve begriff (kavram) ayrımıdır. Kant bu ayrıma bilindiği üzere eşlerin
örtüşmezliği kuralından yola çıkarak varmıştır. Konumuzla ilişkilendirerek şu
şekilde temsil edebiliriz: Doğuştan kör bir insana rengin salt kavramlarla
anlatılması nasıl mümkün olabilir? Bu problem, Kantçı felsefede saf aklın
kavram ve kategorilerinin, duyusal alanda yetkisizce kullanılması sonucu
transandantal schein’a yani yanılsamaya götürmesi şeklinde ifade edilir. Çünkü
duyu verisi yani görü ile kavramsal veri Kant tarafından ayrılmıştır. Nagel bu
ayrımı makalesinde, kırmızının bir trompet sesi ile temsil edilemeyeceğini söyleyerek
gündeme getirir. Fakat elde ettiğimiz supramodal transandantal entegrason
modeli ise, salt işitsel manipülasyonlar veya kavramsal temsil becerisi
sayesinde görme yetisi olmaksızın görünün inşa edilebileceğini savunmaktadır.
Görme yetisinden mahrum olduğu halde nesneleri doğru
manipülasyonlar ile 3 boyutlu görüde inşa edebilmek gibi bir yeteneğe sahip
olduğumuz deneysel zeminde gösterilmiştir. Buna göre görü, hissetme yetisinden
bağımsız supramodal bir entegrasyonun ürünü olup, görme denen olayın da saf ve
yalın bir modaliteden ibaret değil, supramodal bir düzeyin kurucu faaliyeti ile
gerçekleşen ve duyu verisi ile de –deyim yerindeyse- boyanan bir faaliyet
olduğu görülmektedir. O halde duyusal idrak, saf duyu modalitesi ile izah
edilemeyecek bir süreçtir.
İdrak, duyu yetisinden bağımsız gerçekleşen bir
faaliyettir. Görme yetisinden mahrum olan insanların doğru entegrasyon ile
nesnenin topografisini ve hareketlerini 3 boyutlu görüde tahmin ve idrak
edebilmesi, nesneye dair bilinçli deneyimlerin öznel değil nesnel doğasına
işaret eder. Dakik ve derin araştırmalar sonucu açığa çıkan bu bilimsel yol,
sıradan insanların sağduyu ile bildikleri “dünyanın gerçek olduğu ve insanın da
onunla iletişim kurduğu” düşüncesine çıkmıştır.
Algılanan dünya her canlı için aynıdır, gerçektir,
nesneldir ve kendinde varlığa sahiptir. Dolayısıyla algılanan ile gerçekte/kendinde
olan dünyayı birbirinden ayırarak anlamak, sonuçta Kartezyen algı teorisine
müncer olacaktır. Kartezyen sınırlar içinde kalındığı sürece bu konuda patinaj
çekilmeye devam edilmesi kaçınılmazdır.
Tüm bunlardan çıkardığımız dersle, Nagel’in “yarasa olmak
nasıl bir şeydir” şeklindeki sorusunu yeni bir formla baştan sormak istiyorum:
Yarasa algıladığı dünyanın bir resmini çizse, nasıl bir resim çizerdi? Cevap:
bizim gördüğümüz dünyanın aynını çizerdi…
8 Ağustos 2021 Pazar
Modern Kelamî Kozmolojiye Modern Bilimden Neden Ekmek Çıkmaz?
Aydınlanmanın belki en önemli filozofu olan
Kant'ın metafizik eleştirileri ve kendi ifadesiyle metafiziği mahkemeye çıkarma
ve yargılama çabası malumdur. Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi'nden anladığımıza
göre metafizik, bilimin emin yoluna tarih boyunca girmemiştir ve girmesi de
mümkün görünmemekte. Kant, bazı metafizik nesnelerin akıl tarafından inşasını
"antinomi" olarak tarifler. Bu antinomilerden biri, evrenin ezelden
beri mi var olduğu, yoksa sonradan mı var olduğu meselesidir. Buna göre teorik
akıl her iki seçeneğe yönelik gerekçeler sunar ve kesin bir karara varamaz.
Yani bu soru, antinomiktir, saf aklın sınırları dahilinde cevaplandırılamaz.
Fakat son zamanlarda bazı düşünürler ve
akademisyenler tarafından şöyle bir düşünce dile getiriliyor: 20. yüzyılın
modern bazı bilimsel gelişmeleri, Kant'ın antinomilerini çözüme kavuşturmakta
ve Kant'ın metafiziğe yönelik eleştirilerini yıkmaktadır.
Talha Hakan Alp tarafından 17 Ocak 2021
tarihinde yazılmış bir tweet'te "Müslüman akademisyen/düşünürler
tarafından, Kant’tan itibaren son iki yüz yılda metafiziğe yöneltilen
eleştirilerle yüzleşmeden/hesaplaşmadan ortaya konan varlık, bilgi ve ahlak
felsefelerine güven duyamıyorum. Başarılı olanlarının farkı ya cedel ya retorik
gücüne dayanıyor." deniyordu. Enis Doko'nun bu tweet'e verdiği 18 Ocak
2021 tarihli cevapta ise şöyle deniyordu: "Sayın hocam benim
metafiziğin temelleri kitabının giriş bölümünde Kant'ın eleştirilerine kısmen
değinip cevap vermeye çalışıyorum. Ancak kanaatimce Kant'ı yıkan çağdaş
bilimdir. Sentetik A priori'ye verdiği tüm örnekler 20 yüzyılın başında gelişen
bilim tarafından yanlışlandı."
Enis Doko'nun "Kant'ın sentetik a
priori'ye verdiği tüm örnekler" derken neyi kastettiği kendisi tarafından
açıklanmaya muhtaç gibi. Fakat tahminimce Kant'ın antinomilerini kastediyor ve
20. yüzyıl başındaki bilimsel gelişmelerin Kant'ın antinomilerini
yanlışladığını ve Kant'ı yıktığını iddia ediyor. Evrenin ezelî olup olmaması
ile ilgili antinomiyi yıkan(!) bilimsel gelişmenin de evrenin genişlemesi ve
big bang teorisi olduğunu tahmin etmek güç değil.
2017 Van baskısıyla ve Din Karşıtı Çağdaş
Akımlar ve Deizm başlığıyla basılan “İlahiyat Fakülteleri XXII Kelâm
Koordinasyon Toplantısı Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm
Sempozyumu Bildiri Metinleri Kitabı”nın 107. sayfasında Mehmet Bulğen’e ait “Kant'ın
Agnostik Antinomileri ve Kelamcıların Kozmolojik Argümanları: Modem Bilim
Açısından Bir Değerlendirme” başlığıyla bir makale yayınlamıştı. Dipnotlardaki
linkten yayına ulaşılabilir.1 Bu metinde Mehmet Bulğen, modern bilimdeki bazı
gelişmelerin Kant’ın antinomilerini çözüme kavuşturuyor göründüğünü savunmaktaydı.
Bilimsel Kozmoloji ve Kant’ın Antinomileri başlığı altında Bulğen, big bang
teorisinin evrenin ezelden beri var olmadığını, aksine sonradan var olduğunu
kanıtladığını, bu vesileyle Kant’ın antinomisini çözüme kavuşturduğunu
savunuyordu. Big bang teorisi tarafından desteklenen evrenin sonradan var
olduğu düşüncesi ise, kelâmî kozmolojideki “alemin hudûsu” görüşünü
destekliyordu. Buna göre modern bilimsel gelişmeler Kant’ı ve onun agnostik
antinomilerini çözüme kavuşturmuş ve kelamî kozmolojiyi haklı çıkarmıştı.
Bu düşünce algoritmasını birkaç gerekçeyle
arızalı bulduğum için bu yazıyı yazmaya karar verdim. Çünkü bilim-felsefe
ilişkisi ve bunun kelâm ile irtibatı meselelerinin yeterince hassas ve dakik
bir metotla ele alınmadığını, daha derinlikli ve etraflı düşünülmüş kuramların
gerekliliğini düşünmekteyim. Yukarıda özetlediğim düşünce algoritmasını,
birbirini takip eden kademeli 3 soru ile eleştireceğim. Bu sorular şunlar:
1- Big bang teorisinin Kant’ın “evrenin ezelî olup olmaması”
antinomisini çözdüğü varsayıldığı takdirde Kant’ın felsefesi Enis Doko’nun
iddia ettiği gibi yıkılır mı?
2- Big bang teorisi, alemin sonradan var olduğunu gösterir mi,
dolayısıyla bu teori Kant’ın “evrenin ezelî olup olmaması” antinomisini Mehmet
Bulğen’in iddia ettiği gibi gerçekten çözmüş müdür?
3- Big bang teorisine ne kadar doğruluk atfedilebilir?
Birinci soruyla başlayalım:
Aydınlanmanın en önemli filozofu Kant’ın en az
Saf Aklın Eleştirisi kadar önemli olduğunu düşündüğüm başka bir eseri daha var
ki, ismi Prolegomena zu einer jeden künftigen Metaphysik, die als
Wissenschaft wird auftreten können, yani “Gelecekte bilim olarak ortaya
çıkabilecek tüm metafiziklere Prolegomena”. Kısaca Prolegomena.
Kant, Prolegomena’nın önsözünde, Saf Aklın Eleştirisi’ni
telif ettiği zaman büyük bir ilgilyle karşılanacağını ve değeri geniş
çevrelerce takdir edilerek ve anlaşılarak hak ettiği saygıyı göreceğini tahmin
ettiğini, fakat şaşırtıcı bir şekilde takdir edilmek şöyle dursun tam tersine sıkı
eleştirilere maruz kaldığını belirtiyor. Herhalde kitabının tam anlaşılmamış
olabileceği ihtimaline yönelik Saf Aklın Eleştirisi’nin hem özeti, hem şerhi
babında Prolegomena’yı yazdığını belirtiyor. Esasında Prolegomena’nın yazılış
amacı, kitabın isminden belli. Kendi zamanında bazı metafizik görüşlerin,
gelecekte bilimin sahasına dahil olarak bilimsel teoremler halinde incelenebileceği
ihtimalini önceden kabul etmiş görünüyor. Fakat bilimin emin yoluna girmemiş
olan diğer bazı metafizikler için iddialarının baki olduğunu belirtiyor.
Sonuçta Kant için metafiziğin hangi konuları içerdiğinden ziyade, aklın
metafiziğe erişim imkanı tartışma konusudur. Öte yandan, delilin butlanı, medlulün
butlanını gerektirmeyeceği için, Enis Doko’nun iddia ettiği gibi Kant’ın
sentetik a priori’ye getirdiği örneklerin çözüme kavuşturulması, bu örneklerin
arkasındaki esas felsefi düşüncenin yıkılacağı anlamına gelmez, bu temel bir
mantık kuralıdır.
İkinci soruya geçelim:
Big bang teorisi, bazı astrofiziksel araştırmalar
sonucu evrenin genişliyor olabileceği ve dolayısıyla bu genişlemenin astronomik
ölçüde kısa bir zaman içindeki astronomik ölçüde genişlemeyi takiben devam
ettiğini akla getirir. 20. yüzyıl öncesi bilimsel paradigma, evrenin ezelden
beri var olduğu veya zamanda bir başlangıcı olmadığı yönündeydi. Bu yüzden
fizikçiler big bang teorisine hızlıca adapte olamamışlardır. Başta Einstein
olmak üzere birçok fizikçi big bang teorisinden duydukları rahatsızlığı dile
getirmiştir. Adına big bang denmesinin sebebi ise, eski paradigmaya bağlı bir televizon
programcısının canlı yayında evrenin genişlemesi hipotezi ile alay etmek
amacıyla “büyük bir patlama” yakıştırması yapmasıdır.
Big Bang teorisi, evrenin nasıl davrandığını evrenin
içinden elde edilen gözlemlerle açıklamaya çalışan bir teori olduğu için,
evrenin dışı ve big bang olmadığı halinde varlığın ne durumda olacağı ile
ilgili bir fikir veremez. Temel ontolojik bir bilgidir ki, tanrı dışında bir
şey kendi varlığının garantörü olamaz. Dolayısıyla evrenin yokken sonradan var
olduğuna dair bir ispat sunmaz. Alemin yoktan var olduğu ile ilgili iman
esasının delili big bang’den daha derin bir metafizik anlamı haizdir. Ayrıca kelâmî
kozmoloji adına yapılan diğer bir hata ise, kelâmdaki “âlem” tanımını fiziğin
kabul ettiği evrene eşitlemektir ki ne bilimsel ne de metafiziksel hesabı
verilemeyecek bir hata olarak görüyorum.
Evrenin başlangıcı ve evrendeki tekillik
(singularity) alanları ile ilgili Hawking-Penrose tartışması malumdur. Meşhur fizikçi
Roger Penrose, big bang teorisinden yola çıkarak Konformal Siklik Kozmoloji
adında bir teori geliştirmiştir. Buna göre içinde yaşadığımız evren Lobachevski
geometrisine uyumlu olarak genişlemekte fakat evrenin içerdiği bazı tekillik
alanları (ki en bilineni kara deliklerdir) bildiğimiz doğa kanunlarının geçerli
olmadığı alanları oluşturur. Konformal Siklik Kozmoloji teorisine göre evrenin genişlemesiyle
evrendeki entropi nihai değerine ulaştığı an evrenin sonu gelir ve evrenin
içerdiği tekillik alanlarından birinden yeni bir big bang meydana gelir. Bu big
bang ile oluşan evren de aynı döngüye uğrar ve bu konformal siklus böylece
devam eder gider. Bilimsel anlamda Penrose’un bu modeli, evrenin sonradan var
olmadığı ve ezelden beri var olduğu görüşünü telkin etmektedir ve big bang teorisi
ile uyumludur. Söylemek istediğim; big bang teorisinden yola çıkarak evrenin
sonradan var olduğunu da söyleyebilirsiniz, ezelden beri bir şekilde var
olduğunu da söyleyebilirsiniz. Bu sizin metafiziksel ön kabulünüzle ilgilidir.
Big bang teorisi yalın haliyle evrenin sonradan var olduğu veya ezelden beri
var olduğu ile ilgili hiçbir şey söylemez. Dolayısıyla big bang teorisi,
metafiziksel anlamda tarafsızdır diyebiliriz.
Üçüncü soruya gelirsek:
Big bang teorisinin gözlemsel arka planı, yıldızların
kırmızıya çalma denenve Doppler etkisi olarak adlandırlan bir fenomene sahip
olmasıdır. Buna göre Hubble teleskopu ile elde edilen verilere göre,
yıldızların kırmızı dalga boylu ışın yaymaları, birbirlerinden uzaklaşmaları
ile açıklanmaktadır. Bu durum, bir ambulansın siren sesinin ambulans
uzaklaştıkça kalınlaşması ile aynı teorik nedene dayanır. Yıldızların düşük
dalga boylu ışık yaymaları, tıpkı ambulans gibi, birbirlerinden
uzaklaştıklarını göstermektedir.
Meselenin devamını Wolfgang Smith’ten okuyalım
(Kadim Kozmoloji İrfanı, s. 170, 1. Baskı, Çev. Ali Sebetci, İnsan Yayınları, Şubat
2020):
"... Oysa son kırk yılda biriken gözlemsel
sonuçların bu varsayımla (big bang varsayımıyla) çeliştiği görülüyor. Büyük patlama teorisyeni için ilk
kötü haber 1963’te şimdi kuasarlar olarak bilinen spektrumları, uzaklaşma
hızları ışık hızına yaklaşacak kadar kırmızıya kaymış olan ekstragalaktik radyo
kaynaklarının keşfiyle geldi. Ancak kısa bir süre sonra bu kuasarların tipik
olarak kırmızıya kayışları normal olan, yani küçük galaksilerle ilgili olduğu
anlaşıldı. Dolayısıyla büyük patlama geometrisine göre milyarlarca ışık yılı
mesafede olması gereken bu yıldızsal nesnelerin yakın komşular olduğu ortaya
çıktı. Bu yüzden kuasarların kırmızıya kayışlarının Doppler etkisi olarak
yorumlanmasından kuşku duyulmaya başlandı. vd.”
Wolfgang Smith ilgili bölümün devamında evrenin
genişlemesi hipotezinin doğru olmadığına işaret eden başka gözlemsel veriler de
sunmakta ve sonuç olarak benimle aynı görüşü savunarak big bang teorisinin evrenin
sonradan var olduğu yönündeki düşünceye delil olamayacağını savunmakta. En
azından astrofiziğin bazı diğer gözlemlerinin big bang teorisi ve evrenin
genişlemesi hipoteziyle uyumlu olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu durumda
insanın aklına şu soru geliyor: gelecekte evrenin genişlediği hipotezi yanlışlanarak
evrenin aslında genişlemediği ve big bang diye bir olayın aslında yaşanmadığını
kabul eden bir bilimsel paradigma görebilir miyiz? Hiç şüpheniz olmasın ki
ihtimal dahilindedir. Dolayısıyla bilimsel bir teorinin üzerine metafiziksel,
hatta kelâmî bir kuram kurgulanacaksa hem ontolojik, hem de metodolojik hataya
düşme riski söz konusudur. Nitekim yukarıda ismini verdiğimiz akademisyenlerin
bu hataya düştüklerini üzülerek gördük. Kelâmî kozmolojinin dayanağı yapılan bilimsel teoriler yeni bir paradigma tarafından yanlışlandığı takdirde kelâmî kozmolojinin de güvenilirliği tehlikeye atılmış olacaktır.
Modern bilimsel gelişmelerin içerdiği en büyük
zorluk, belki de, bu gelişmelerden doğru felsefi anlamlar çıkarabilmektir. Bu
zorluk, hiç şüphesiz göze alınması gereken bir zorluktur.
Son olarak birkaç cümle ile Kant’a değinmek
istiyorum. Kant’ın metafizikle derdi, içeriksel değil metodolojiktir. Metafizik
savlar, bilimin yöntemsel indirgemeciliği ile sınanamayacağı için metafiziğin
duyulara hitap eden bir tarafı yoktur. Dolayısıyla aklın metafizik nesneleri
kurmak için kullanabileceği tek hammadde, kavramlardır. Fakat Kant’ın en temel
iddiasına göre salt kavramlarla (veya saf akılla) bilimsel olarak
sınanamayan nesneler kurulamaz. Bir nesnenin kuruluşu için kavramlardan fazlasına,
yani duyusal deneyimlere gereksinim vardır.
Görüldüğü üzere Kant’ın düşüncesi, metafiziğin
kendisi değil, aklın metafiziğe erişimi bağlamındadır. Kant’ı gerçek anlamda
yanlışlayacak bir kuram kozmolojik gelişmelerden ziyade, Kant’ta nesnelerin
akıl ve duyular tarafından kuruluşuna odaklanmalı ve varsa buradaki bir hatayı
göstererek burayı onarmalıdır. Zannederim, böyle bir kuram “Supramodal
Transandantal Entegrasyon” adı altında, son zamanlardaki yeni nörolojik
paradigmanın ışığında kurgulanmaktadır.2
· 1 https://www.aydin.edu.tr/tr-tr/arastirma/arastirmamerkezleri/tarmer/programlarimiz/kat%C4%B1ldigimiz-programlar/PublishingImages/Pages/Van---Y%C3%BCz%C3%BCnc%C3%BC-Y%C4%B1l-%C3%9Cniversitesi---Uluslararas%C4%B1-Deizm-Sempozyumu/Sempozyum%20Yay%C4%B1n%C4%B1%20-%20Din%20Kar%C5%9F%C4%B1t%C4%B1%20%C3%87a%C4%9Fda%C5%9F%20Ak%C4%B1mlar%20ve%20Deizm%20-%20Van%202017.pdf
14 Nisan 2021 Çarşamba
Mekanik Evrende Bilincin ve Özgür İradenin Varoluş İlkesinde Tanrının Rolü: Metafiziğin Nefs Teorisinin Bilinç Bilimi Adıyla İhyası
Son yıllarda, özellikle 20.yy’ın son çeyreğinden itibaren bilimsel araştırmalar bilinç sorununa bu zamana kadarki ilgisizliğini aşarak fazlaca yer ayırmaya başladı. Çünkü bilim insanları artık bilinç sorununa kapsayıcı bir açıklama getiremeyen kuramların aslında tamlık iddia edemeyeceğinin farkında. Fakat bu konu, felsefe tarihine biraz aşinalığı olan herkesçe malumdur ki, yeni değildir. Tam aksi, insan aklının kadim soru veya sorunlarından biridir.
Modern bilime kadar bilinç sorunu felsefenin ve
onun kapsayıcılığındaki diğer bilimlerin merkezindeydi. Bunu Platon ve
Aristoteles dönemi teleolojik evren kuramlarından başlatabilirsiniz. Klasik
metafizikte ana konu, dışsal kuvvetlere göre devinen evrende canlılığın veya iradeliliğin
nasıl / hangi ilkeye dayanarak mevcut olabileceğinin anlaşılmasıdır. Platon’un
pay alma kuramında da bunu görürüz, Aristoteles’in hareketin devamlılığında tanrının
oynadığı rolü yani theos-bios ilişkisini açıklama çabalarında da bunu görürüz.
Bu çaba modern zamana kadar insan müfekkiresinin en aşkın çabası olmaya devam etti.
Daha doğrusu Kant’a kadar…
Kant, en kısa ifadesiyle teorik aklın metafizik objelere erişiminin mümkün olmadığını iddia ettiğinden beri dünya aynı dünya olmadı.
Newton’ın fizik ilkeleri gösteriyordu ki, evren
klasik metafiziğin öngördüğü şekilde cevher fikriyle açıklanmaya çalışılan
teleolojik kurallara göre işlemiyor, tamamen dışsal kuvvetlere göre belirlenen
mekanik ilkelere göre işliyordu. Bu fizik kuramı pratik hayatta öyle
başarılıydı ki, metafizik ilkeler eski cazibesini kaybetmiş ve metafizik
ilkelere olan ihtiyaç ortadan kalkmış görünüyordu. İşte bu atmosferde Kant ile
birlikte, teorik aklın rasyonel psikoloji (ruh/nefs/bilinç/can/cevher),
rasyonel kozmoloji (evren) ve rasyonel teoloji (ilah/tanrı) tasavvurlarının,
aklın bilgi edinme yöntemleri tarafından ispatı verilemeyen, aklın sınırlarını
aşma isteği nedeniyle “var” saydığı nesneler haline geldi.
Artık evrende “kendilik” esasıyla iradeli
hareket eden varlıkların açıklamasının da mekanik devinim ile elde edilebileceğine
dair bir his vardı. Buna göre zihin, ruh veya can gibi kavramlar, modern
anlayışta yerlerini daha işlevsel bir çağrışıma sahip olan “zeka” kavramına bıraktı.
Bilim insanları tarafından canlı kategorisinde kabul edilen nesneler aslında birer
zeka sahibidir, yani çevresini kendisine avantaj sağlayacak şekilde manipüle
edebilme yetisine sahiptir. Bu işlevsellik, onların evrendeki varlığını
açıklama adına yeterli olabilir. Gelgelelim bilinç sorunu, canlılık sorunu ve
buna benzer sorunlar (aslında hepsinin aynı sorunun farklı veçheleri olduğunu
düşündüğüm sorunlar) çözüme kavuşturulmayı bırakınız, çözüme yaklaşılmadı bile.
“Evrende bilinç nasıl var olur?”, “Nasıl oluyor
da mekanik evrende kendiliğinden hareket eden canlılar mevcut olabiliyor?”, “Mekanik
nedenselliğin mevcut olduğu evrende özgür iradeye dayalı nedensellik nasıl
mevcut olabilir?”, “Mekanik evren modelinde canlılığı var eden ilke nedir?”
gibi sorular, iki bin sene önceki tazeliğinde hala sorulabiliyor ve ne yazık ki
cevaplandırılmış değil.
Bu problemlerin ayrıntılarına önceki yazılarda
girmiştik, o yüzden burada girmeye gerek görmüyorum. Çözümüne dair atılacak en
mantıklı ilk adım ise, problemleri yalınlaştırmak ve daha iyi anlaşılmasını
sağlamak olsa gerek.
Öncelikle canlılık ve bilinçlilik probleminin
aynı problem olduğunu düşündüğümü söylemem gerekir. Tüm canlılarda (tek
hücrelilerden diğer türlere kadar) bir bilincin mevcut olduğunu söylemek
tartışma götürse de bir farkındalığın mevcut olduğunu söylemek yerinde
olacaktır. Gerçi farkındalık denen şey bilinçten çok da farklı değildir diye
tahmin ediyorum. Mesela bir yere konmuş bir sinek elinizi uzattığınızda uçuyor
ve bu ampirik tecrübede defalarca test edilip onaylanıyorsa, sineğin sizi veya ona
yönelen elinizi fark ettiğini veya elinize dair bir farkındalık sahibi olduğunu
söylemek gerekir. Prokaryot (ilkel tek hücreli) canlılarda da x proteinine
değil y proteinine yönelme şeklinde, çok temel ve basit bir düzeyde kendini
gösteren bu farkındalık, insanda ise en sofistike ve karmaşık haline erişir.
“Can” sorunu ile “bilinç” sorununun aslında aynı sorunlar olduğunu ifade ettikten sonra problemin başka yönlerine de yönelmekte fayda var. Canlıların bu (nasıl açığa çıktığını hala bilmediğimiz) “farkındalık” yeteneği, birinci şahıs perpektifinden, bir iradeye sahip olunduğu izlenimine tekabül eder. Çünkü bu farkındalık bir hareketi doğuracaktır ve bu hareketin bir “kendiliğindenlik” karakteri taşıdığı veya başka bir deyişle iradeye dayalı olduğu hissi gündeme gelir. Ama dışsal kuvvetlere göre devinen mekanik evrende “kendiliğinden” veya “iradi” bir hareket nasıl meydana gelebilir? Bu da tıpkı canlılık problemi gibi kaynağını bilmediğimiz bir mesele olarak önümüzde belirir. Sonuç olarak irade sorunu da can veya bilinç sorunuyla aynı yerdedir.
İşte bu can veya bilinç veya irade sorunu,
klasik metafizikte “ruh” veya “nefs” teorisi içinde ele alınır. Diğer bir deyişle
metafiziğin öngördüğü ruh veya nefs denen cevher, “hayeletimsi bir şey” olarak
tasavvur edilen fantastik yaratıkla alakasızdır. Bu ruh veya nefs veya can
denen şey, canlılara kendiliğindenlik/iradelilik özelliği kazandıran ve insanda
en sofistike düzeyine ulaşan bu ilkenin adıdır. Ve modern nörobilim, bilinç
sorununu bilimin bir konusu olarak belirleyip bilinç sorununu bilimsel açıdan
ele almaya teşebbüs etmekle klasik metafizikteki “ruh” veya “nefs” veya “can” problemini
“bilinç bilimi” adı altında nur topu gibi eline almış bulunmaktadır (epey
iddialı bir cümle olduğunun farkındayım). Dolayısıyla modern bilim bilinç
problemine yönelmekle, inkar ettiği metafiziğin ilgi alanını kendi alanına
çekmiştir.
Tekrar dönelim modern çağın en önemli filozofu
sayılabilecek Kant’a. Kant’ta yukarıda özetlediğimiz problem, “özgür irade” başlığıyla
2. Kritikte ele alınır. Çünkü Kant’ın hayranlığını her zaman tazelediğini ifade
ettiği “üstündeki yıldızlı gök ve içindeki ahlak yasası” gereği insanın özgür iradeye
sahip olduğunu söylemesi gerekir. İnsanın ahlaki doğası, özgür olması şartına
bağlıdır.
Fakat Kant, 1. Kritiğin transandantal
diyalektik bölümünde, mekanik evrende özgür iradeye sahip bir varlığın ilkesinin,
teorik aklın karara varamayacağı bir antinomi meselesi olduğunu söyler. Yani salt
aklın sınırları dahilinde özgür iradenin mevcut olmadığı da ispatlanabilir,
aynı şekilde mevcut olduğu da ispatlanabilir. Bu durumda teorik akıl bu konuda
bir karara varamaz, diyor.
2. kritiğin ahlak felsefesinde özgür iradeye tekrar
yönelmek durumunda kalan filozof, burada bu problemi bir iman ilkesi
belirleyerek (teorik zeminde olmasa da imani zeminde) aşma yönünde
gidilebileceğini söyler. Problem “aynı mekanda mekanik ve özgür nedensellik
nasıl mevcut olabilir”dir. Kant bunu aynı topraklarda iki devletin hüküm
sürmesine benzetir. Peki çözüm nedir? Bu problem, özgür iradenin mekanik
nedenselliği rencide etmeden etkide bulunabilmesini mümkün kılan bir tanrının
varlığı postüle edilerek dengelenebilir. Kant bu görüşü burhani bir ispat
olarak sunmaz, bunun yalnızca rasyonel iman olarak kabul edilebileceğini söyler.
Günümüzde aynı problemi, tanrıyı Kant’ın
yapmadığı şekilde, yani burhani bir ispat olarak formüle dahil eden
metafizikçiler vardır. Hatta bu meselenin metafizikten başka bir disiplin
tarafından çözüme kavuşturulamayacağını söyleyen düşünürler hiç de azımsanacak kadar
değildir. Diğer uçta da bilincin bilimin nesnesi haline getirilemeyeceğini
söyleyen, mantıksal pozitivizmin mirasçısı olan düşünürler de vardır. Benimse
aklıma şu sorular geliyor: Bilinç problemini bilimin konusu haline getiren
modern bilim anlayışının metafizik bir problemi miras alması bir yatkınlığa
dönüşüp, bilimin rasyonal psikoloji gibi rasyonel teolojiyi de ilgi alanına alacağını
da bu gözler görecek mi? Her ne kadar bilinç bilimi başlığı altında yapılan
bilimsel araştırmalar bilinç bilimi değil beyin ve sinir bilimi olarak
tanımlanmaya daha uygun olsalar da yola çıkıştaki amaç evrende bilincin nasıl
var olduğu sorununu aydınlatmak olduğu için bunu bir kazanım olarak görmek
gerekiyor kanımca. Her şeye rağmen bilinç bilim adındaki girişimler, yeni bir rasyonel biyolojinin kapısını açmış gibi görünüyor. Çaba ise her zaman aynı idi, hala aynı: hakikate ulaşma ve
merak…
3 Nisan 2021 Cumartesi
John Searle ve Çince Odası Deneyi: Yapay zeka bilinç sahibi olabilir mi?
Yaygın görüşe göre beyin, hesaplamaya dayalı konnektivite prensibine uygun olarak çalışır ve bu bağlantısallığın seviyesi belirli bir eşiği aştığında buradan bir şekilde bilinç doğar. Bu görüşün daha rijit versiyonuna göre beyin bir makine veya bilgisayar, zihin veya bilinç ise bu bilgisayarın programıdır. Bu görüşün tarihsel öncülüğünü Alan Turing üstlenir. Modern bilgisayarların ilkesel ataları olan Turing makineleri, hesaplamaya dayalı algoritmik sistemlerin çalışma prensiplerinin simülasyonlarında kullanılır.
Evrensel Turing makinelerini birer bilgisayar olarak düşünebilirsiniz. Belirli algoritmalara dayanan programlar işletirler. Bu programlar “X durumunda Y şeklinde davran.” şeklinde özetlenebilecek komutlar kümesidir. Turing makinelerini bilgisayarların ideal atası yapan özellikleri ise sınırsız kapasitede ve farklı alanlarda işlem yapabilme yetenekleridir. Yukarıda özetini verdiğimiz hesaplamalı bilinç teorisine göre beyin de bir Turing makinesidir, yani bilgisayardır. Zihin ise beynin işlettiği “X durumunda Y yanıtı ver.” komutlarından oluşan programıdır.
Amerikalı felsefeci John Searle araştırmalarının büyük bir kısmını bu konuya yöneltmiştir. Beynin de genel anlamda bir evrensel Turing makinesi, zihnin de onun programı olduğu yönündeki görüşü güçlü yapay zeka (YZ) olarak adlandırır. Onun çıkarımlarını iki başlıkta özetlememiz mümkündür. 1- Beyin doğadaki her nesne gibi bir bilgisayar veya makine sayılabilir. Dolayısıyla zihinsel içerikler hesaplamalı algoritmalar tarafından simüle edilebilir (zayıf YZ) 2- Beyin bir bilgisayar sayılsa bile zihin onun programı sayılmaya (güçlü YZ) everişli değildir. Bu öncülleri açalım.
1: Algoritmik hesaplama, bahsedildiği üzere belirli durumlar altında belirli sonuçlar vermek üzere programlanmış bir sistemin yaptığı iştir. Dolayısıyla doğadaki her nesneye bir hesaplama özelliği atfedilebilir. Faraza karşınızdaki pencere açıkken 1, kapalıyken 0 ile kodladığı takdirde en basit anlamıyla bir bilgisayar niteliği kazanabilir. 1 yani “rüzgar eserken açıl”, 0 yani “rüzgar esmezken kapan” gibi şartlı komutlarda belirlenmiş hallerde bulunabilir. Bu bize her nesne gibi beynin de biyolojik bir bilgisayar olabileceği, veya beyne bir bilgisayarlık atfedilebileceği yönünde fikir verir. Searle bu durumu ise zayıf yapay zeka (YZ) olarak adlandırır. Buna göre beynin nöronal aktivitelerinin haritası, bir Turing makinesince simüle edilebilir.
2: Fakat bu simülasyon, Turing makinesinin bilinç sahibi olacağını göstermez. Nasıl ki bir kasırganın simülasyonu, kasırganın kendisinin oluşturduğu etkiyi oluşturamazsa, beyin aktivitesinin simülasyonu da bilinç veya zihin oluşturamaz. Bilinç, beynin nöronal durumlarının belirli hallerde bulunması sonucu “beliren bir nitelik”tir. Bu durum, H2O olarak kodlanan su moleküllerinin belirli şartlarda bir araya gelerek suya “sıvılık” özelliği kazandırmasına benzetilebilir. Su molekülleri sıvı değildir, ama su sıvıdır. Aynı şekilde nöronlar veya sinapslar bilinçli değildir fakat beynin aktivasyonu sonucu bilinç belirebilir.
Searle’ün bu temellendirmesi, sentaks-semantik ayrımında da kendini gösterir. Hesaplamalı algoritmalarla çalışan Turing makinelerinin zihin belirtemeyeceğini bir düşünce deneyi ile ispatlamaya çalışır. Bu deney “Çince odası deneyi” olarak adlandırılan meşhur örnektir:
Bir odanın içindesiniz. Odada bir masa var. Masanın üstünde ise bir kitap. Kitabın içinde Çince sorular ve yan sayfasında ise bu soruların Çince cevapları yer alıyor. Odaya kapının altından atılan kağıtlarda Çince sorular mevcut. Sizin göreviniz ise bu soruları masanın üstündeki kitapta bulup bunlarla eşleşen cevapları yırtarak kapının dışına atmak. Kapının dışında bulunan Çinliler, odanın içinden gelen Çince cevapları anlamlı bularak sizin Çince bildiğinizi sanabilir. Fakat bu durum, sizin Çince konuştuğunuz anlamına gelmez. Sizin yaptığınız yalnızca sentaktik sembolleri eşleyerek bir takım çıktılar elde etmekdir. Bunu yapmak için Çinceyi anlamanız gerekmez. Fakat kimse bu durumda sizin Çinceyi anladığınızı iddia edemez. İçinde bulunduğunuz sistem hesaplamalı bir algoritmadır. Algoritmalar sentaktik sembolleri içerir, fakat zihinlerin semantiği vardır. Yani Çince kelimelerin ve cümlelerin anlamları zihinlerin içeriğidir, hesaplamalı makinelerin değil…
Bu argüman, zihnin bir bilgisayar programı olmadığını savunan araştırmacılar tarafından anlamlı ve tutarlı görülmekle birlikte, Turing takipçileri tarafından gelen itiraz bellidir: Searle, güçlü YZ iddiasını yanlış anlamıştır. Searle bu odada dikkatleri sadece odanın bir elemanına, yani odadaki kişiye odaklamıştır. Fakat odanın tamamı, odadaki kişiden fazla şey ifade eden bir sistemdir. Odadaki kişinin Çince bilmemesi, sistemin yani odanın tamamının Çinceyi anlamayacağı anlamına gelmez. Çünkü bilinçli zihinler Çince konuşurken, bu odanın tamamının yaptığı sistematik işlemden ayrı bir şey yapmaz. Epey güçlü bir itiraz…
Searle bu itiraz karşısında şunu fark eder: Sentaks denen semboller, semantiksiz hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü kağıt üstündeki bir şeklin, bilinçli zihinler nezdinde bir sembol ifade edebilmesi için, zaten ona bir anlam yüklenmiş olması gerekir. Dolayısıyla sentaks ve semantik birbirinden ayrılamayacak niteliklerdir.
Sistemde birtakım semantik anlamlar yüklenmiş sembollerin mevcut olması, sistemin içerdiği Çince sembollerin anlamlarının sistem tarafından farkına varılabildiği anlamına gelmez. Çünkü bu sistemin birtakım anlamlar içerdiği, yalnızca gözlemci tarafından semantik anlamlar yüklendiği takdirde söylenebilir. Aslında bu tüm nesneler için genelleştirilebilir. Bir kağıt paranın içerdiği selüloz lifleri, onun para oluşu ile alakasız olarak yapısal özelliğidir. Onun para oluşu ise, içerdiği selüloz liflerinden veya fiziksel yapısından bağımsız olarak bilinçli gözlemci tarafından ona yüklenen anlamla ilişkilidir. Dahası, bir sistemin yaptığı işlemin “hesaplama” olduğunu söylemek de aynı şekilde bilinçli gözlemcinin ona hesaplama atfetmesi şartına bağlıdır. Pencere örneğinde olduğu gibi. Sistemin içerdiği fizik materyalin türünden bağımsız olarak yaptığı işlemin hesaplama olması, bilinçli zihin tarafından onun hesaplama olduğuna hükmedilmesi şartına bağlıdır. Bu ise, sentaks-semantik ayrımını da aşan, varoluşsal bir argümandır. Dolayısıyla hesaplamalı sistem, içrek yapısındaki anlamların farkına varamayacaktır.
Beynin zihinsel içeriklerini belirten nöronal aktivasyon hesaplamalı bir Turing makinesince simüle edilebilse de bu simülasyonun zihin üreteceğini söylemek, varoluşsal olarak mümkün değildir…
Neo-Darwinizm ve Tanrı İnancının Kökenleri: Bir Deney Tasarımı
Özellikle teistik evrimciliğin öncülük ettiği bir söylem olarak; Neo-Darwinist evrimin canlıların türleşmesine yönelik yalnızca doğal-bilims...
-
Bir nesneye baktığımızda hepimiz aynı şeyi mi görüyoruz? Faraza aynı adlandırdığımız bir rengin ikimize aynı göründüğünden emin olabilir mi...
-
Aydınlanmanın belki en önemli filozofu olan Kant'ın metafizik eleştirileri ve kendi ifadesiyle metafiziği mahkemeye çıkarma ve yargılama...
-
Özellikle teistik evrimciliğin öncülük ettiği bir söylem olarak; Neo-Darwinist evrimin canlıların türleşmesine yönelik yalnızca doğal-bilims...


