21 Ocak 2021 Perşembe

Bilimin Tiranlığı

 "Bilimin deneyimden başlamadığı; tam aksine deneyime itiraz ederek başladığı ve deneyimi bir yanılsama olarak değerlendirerek ayakta kaldığı sonucunu çıkarmak zorundayız." Paul Feyerabend

Öncelikle uyarayım, bu yazıda, blogdaki diğer yazılara göre daha az kavram sadeleştirmesi ve anlam yalınlaştırması yapılmıştır. Bu yüzden gerçekten bilim felsefesine ve zihin felsefesine ilgi duymuyorsanız bu yazı sizi biraz yorabilir. Ayrıca bu yazıda kendi görüşlerimi mümkün olduğunca tıraşlayacak ve yalnızca nakil yapacağım. Yaptığım nakiller Paul Feyerabend ve Riccardo Manzotti'nin görüşlerinin özeti şeklinde olacak.

Paul Feyerabend, bilim felsefesinin Thomas Kuhn ve Karl Popper ile birlikte en önemli 3 filozofundan biri olarak kabul ediliyor. Bilindik bilimsel yönteme karşı pozisyon almıştır. Bu yazının başlığına ismini veren "Bilimin Tiranlığı" kitabı ile birlikte, "Yönteme Karşı", "Akla Veda", "Özgür Bir Toplumda Bilim-Bilim Kilisesi" gibi, isimlerinden buram buram yerleşik bilim anlayışına başkaldırı kokan kitapların sahibidir.

Bilimsel metodu kabul eden bilim insanları ve onların savunucularının beyanları daima totaliter dayatmaları andıran ifadeler içerir. Dünya meşgalesi içerisinde kendi gailesine saplanmış debelenen sıradan insan, bilim insanlarının onlara gösterdiği yegane yolu kabul etmelidir. Başka çaresi yoktur. Ama neden? Ortaya çıkışında özgürlükçü ve serbestiyetçi bir atmosfer istemeyi kendine temel edinen bilimin ve savunucularının bu dayatmacı tavırları neyle açıklanabilir? Bilimin tiranlığı değil de nedir bu? (Bu cümleler benim kalemimden çıkan, fakat Paul Feyerabend'e ait olan cümlelerdir. Bundan sonraki cümleler de bu minvaldedir.)

Bilimsel metodun materyalist dokusu, diğer dünya görüşlerine yaşam şansı tanımayan bir hakimiyet alanına sahip olduğunu iddia eder. İnsanın içine düştüğü çukurdan tek çıkış yolu bilimdir, bilime itaat etmektir. Dolayısıyla ortaçağdan beri kiliseden köşe bucak kaçıp kendine özgürlük alanı arayan bilim, kendisi bir kilise olarak tekrar dirilmiştir. Feyerabend, bilimin ve savunucularının bu totaliter tavrını reddeder ve daha liberal bir bilimsel anlayış benimser. Bu liberalizmin içinde bilimsel metodun dayatmacılığından kurtulmuş bir anarşist bilim ortamı da hakimdir. Ama bu anarşi, bilimsel alanda sınırlı olmalıdır.

Bazı insanlar bilimin kendisinin materyalizmin sonunu getirdiğini, dolayısıyla tam anlamıyla bilimin kendi bacağına sıktığını iddia ediyorlar. Çünkü kuantum mekaniği, evrenimizin sanıldığı gibi materyalize olmadığını, bunun sadece gözlemcinin materyale odaklandığı takdirde bu şekilde olacağını, aksi halde materyalize bir varoluştan bahsedilemeyeceğini ispatlamıştır. Çünkü doğada dalga fonksiyonuna sahip olan elektron, gözlemcinin onu gözlemesi ile dalga fonksiyonunun çökmesi sonucu materyalize olur. Kısaca kuantum mekaniği, materyalizmin ve determinizmin sonunu getirmiştir.

Feyerabend materyalizme karşı kullanılan bu argümanın küçümsenmemesi gereken hatırı sayılır bir argüman olduğunu söyler. Fakat materyalizmin çelişkisi bu kadar teknik ispatlara ihtiyaç duymayacak kadar alenidir, gözler önündedir. Bunu görmek için akıl ve sağduyu yeterlidir.

Antik Yunan'dan beri evrene ve yaşama dair deneyimimizin bir illüzyondan ibaret oluşu, varlığın benliğimiz dışındaki materyal dünyadan ibaret oluşu fikri, bir gelenek halinde yaşamıştır. Ve itiraf etmek gerekir ki modern bilim, bu bilinçli deneyim karşıtı materyalist havuza doğmuş bir çocuktur. Thales'ten nakledilen anılarda, Parmenides'in şiirlerinde, Galileo'nun teorilerinde, Newton'un Principia'sında, hatta Einstein'ın mektuplarında yaşam deneyimimizin bir illüzyondan ibaret olduğu fikrinin esintilerini açık açık görürüz.

Bu görüşün gerekçelerini önceki yazılarda nöro-bilim temelinde incelemiştik. Doğanın materyal yapısında, ve özelde beynimizde ve nöral sistemimizde, günlük deneyimimize benzer bir şeyle karşılaşmayız. Bertrand Russel'ın özetlediği gibi; "Çikolata yediğimde onun tadını beynimle algılıyor isem, neden beynimin içindeki hiçbir şey çikolata tadında değildir?". Nöral sistemimizin bilinçli deneyimlerimizi açıklayamıyor oluşu, bilimsel paradigmanın bilinçli deneyimi inkar etmesine neden olmuştur. Bilinçli deneyimin var olmadığı, veya bir illüzyondan ibaret olduğu fikri, sağduyuya ve akla açıkça aykırıdır. Çünkü vardır. Bu bizzat deneyimin sahibi tarafından bilinmektedir.


Yukarıdaki resme iyi bakınız. Sarı, kırmızı ve mavi toplar görüyoruz. Daha yakından bakarsanız topların hepsinin aynı renkte görüneceğini göreceksiniz. Bilim bize bunu şöyle açıklar: Gerçeklik renksizdir. Onu renkli kılan şey beynin algılayışıdır. Yukarıdaki toplar aslında aynı renkte iken, bunların farklı renklerde algılanması, beyninizin size yaptığı bir illüzyondur. Tıpkı tüm gerçeklik gibi. Doğada renk diye bir şey yoktur, dalgaboyları vardır.

İtalyan filozof Riccardo Manzotti'nin eleştirisi: Renk deneyimimiz olmasaydı renk diye bir şeyin varlığını düşünmemiz için bir sebebimiz olmazdı. Yalnızca dalgaboylarının elli ayrı çeşidi olurdu. Gerçekliğin renksiz olduğunu söyleyenler, gerçekliğin bizim gördüğümüz gibi değil bilimin bize söylediği gibi olduğuna inanmamızı istiyorlar. Halbuki bilimin bize söylediği ile bizim kendi deneyimlediğimiz gerçeklik birbirinden çok farklıdır. Bu toplara uzaktan bakarken topları farklı renkte görüyor isem, bu toplar kesinlikle farklı renktedir. Çünkü sağlıklı çalışan gözler ve sağlıklı bir nöral sistem, bu topları görmesi gerektiği gibi görmüştür. Dolayısıyla sağlıklı çalışan bir beyin bana oyun oynuyor olamaz, beni illüzyona sürüklüyor olamaz.

Modern bilimin kurucusu kabul edilen Galileo da bilincin nöral sistemde aranması gerektiğini, dolayısıyla materyal dünyada gösterilemeyen bilinçli deneyimin bir illüzyon olması gerektiğini düşünüyordu. Ama aynı zamanda Galileo'nun da bir Platoncu olduğunu düşünürsek mesele farklı boyutlara kayacaktır. Platon, kendi şehrinin elit sınıfının bir mensubu olarak entelektüel düşünceyi sıradan insanların başaramayacağını, bunu filozofların yapması gerektiğini, hatta devleti filozofların yönetmesi gerektiğini düşünen bir idealistti. Yani sıradan insanların yol göstericisi olarak bilim adamlarını ve filozofları görüyordu. Onların söylediği şeyler sorgulamadan kabul edilmeliydi.

Beynimizdeki sinir aktivitesi, bilinçli deneyimimizin hiçbir özelliğini taşımıyorken, neden deneyimlerimizi sinir aktivitelerimizde göstermeye gayret ediyoruz? Bu sorunun cevabı sanırım bu aşamada açığa çıkmıştır. Metaryalist bilim metodu, başka bir yerde göstermemize izin vermediği için...

Bilim, nöral aktivasyonlarımızda bilinçli deneyimimize benzeyen bir şey olmadığını kabul ettiği noktada deneyimlerimizin bir illüzyondan ibaret olduğu iddiasıyla konuyu bir daha açılamayacak şekilde tartışmaya kapatır. Fakat bilimin deneyimlerden (veya deney ve gözlemden) beslendiğini iddia eden klasik metodun kendi adına bir çelişkisidir bu. Bilim kendini bir illüzyonun üzerine temellendirmiştir. Bunun üzerine Paul Feyerabend şu cümleyi kurmuştur: 

"Bilimin deneyimden başlamadığı; tam aksine deneyime itiraz ederek başladığı ve deneyimi bir yanılsama olarak değerlendirerek ayakta kaldığı sonucunu çıkarmak zorundayız."

Riccardo Manzotti, Feyerabend'den etkilenmiş bir filozof olarak, bilinç-beden özdeşliğinin mümkün olmadığının tespit edilmesi üzerine bilinç-nesne özdeşliğini savunan bir bilinç teorisi geliştirdi. Bilincin özelliklerini beyinde veya bedenimizde bulamıyor isek, bilinçli deneyimimize giren objenin kendisinde aramalıyız. Karşımızda bir elma görüyorsak, deneyimimizde bir elma vardır ve bu olayda elma deneyimimize en çok benzeyen şey, elmanın kendisidir, beynimiz veya sinir sistemimiz değil. 

Manzotti'nin "Bilinç-Nesne Özdeşliği" teorisinin savunulacak ve eleştirilecek yanlarını başka bir yazıya bırakıyorum.

16 Ocak 2021 Cumartesi

Özgür irade yok mudur? Benjamin Libet deneyi ne söylüyor?

 "Bütün kuramlar özgür iradenin aleyhine, bütün deneyimler özgür iradenin lehinedir." Samuel Johnson

Bilimsel olarak varlığı uzay-zamanda gösterilememiş, fakat deneyimlerimizin bize varlığını kuvvetle dayattığı bir fenomen, özgür irade. 

Çoğumuz özgür irade sahibi olduğuna inanır, fakat nörobilim bize özgür irade sahibi olduğumuzu kanıtlayacak, hatta bırakın kanıtlamayı, çağrıştıracak bir yaklaşım sunmuyor. Evrenin yapısına dair fizik ve biyoloji kuramımızda özgür irade yoktur. Hatta sinir sistemimiz üzerinde yapılan bazı deneylerin ve araştırmaların, özgür iradenin var olmadığını kanıtladığı zannedilir. Bunların en meşhuru Benjamin Libet deneyidir. 

1983 yılında yapılmış bir deneydir. Gönüllülerin önüne bir buton koyulmuştur ve istedikleri an butona basabilecekleri söylenmiştir. Bununla birlikte butona basmaya karar verdikleri ve ardından bastıkları saniyeler ayrı ayrı tespit edilmiştir. Gönüllülerin kafalarına beyin dalgalarının kombinasyonlarından çıkan dalga paternlerini kaydeden EEG cihazları da bağlıdır.

Deneyin sonucu enteresandır. Hastalar beklendiği üzere önce butona basmaya karar vermiş, bundan 200 milisaniye sonra da butona basmıştır. Fakat butona basmaya karar verdikleri andan yaklaşık 350 milisaniye önce beyin EEG'lerindeki dalga paterninde bir değişiklik görülmüştür. Yani onlar karar vermeden önce beyinde bir şeyler olmuştur. Ne olduğu bilinmemektedir.

Yukarıdaki EEG trasesine göre beyindeki ilk değişiklikler A noktasında başlamış ve EEG dalgalarına yansımıştır, B noktasında gönüllüler butona basmaya karar vermiş, 0 noktasında ise butona basmışlardır.

Çoğu araştırmacı bu sonucu şu şekilde yorumlar: Gönüllülerin karar verdiklerini sandıkları andan daha önce beyin zaten butona basmaya karar vermişti. Gönüllüler butona kendilerinin bastıklarını zannederler fakat beyin bunu onlara dayatır. Karar vermeden 350 milisaniye önce görülen beyin dalgaları bunun kanıtıdır. Dolayısıyla özgür irade ile alınmış sanılan kararlar, aslında öncesinde beyin tarafından emr-i vaki ile ortaya çıkarılmış şeylerdir. Özgür irade yoktur.

Ben bu yoruma katılamıyorum. Bu yorumun bilimsel bir yorum olduğunu da düşünmüyorum.

Birincisi, gönüllülerin butona basmaya karar verdikleri an, yukarıdaki yorumu yapanların iddia ettikleri gibi kendi karar verdiklerini "zannettikleri" ama aslında öyle olmayan an olabilir gerçekten. Buna itirazım yok. Fakat bu durum, onların kendilerinin karar vermediği anlamına gelmez. Kararı kendileri vermiş, fakat zamanlamasında yanılmış ve gecikmiş olabilirler. "Kararı kendi özgür iradeleri ile almadıkları" iddiası, fazlasıyla aceleci, önyargılı ve basit görünüyor gözüme.

İkincisi, karar verdikleri andan 350 milisaniye önce görülen beyin dalgaları, kararın dalgaların görüldüğü an verildiğini, hatta daha öncesinde de verilmiş olabileceğini gösterebilir. En azından aksini göstermez. Sonuçta irade ile EEG dalgalarının arasında nedensel bir ilişki kurulabilmiş değildir. Kurulduğunu veya kurduğunu iddia eden varsa dinlemekten büyük zevk duyarım.

Bu deneyin yanlış yorumlanmasının en birincil sebebi, zaman ve mekan algımızın naifliğinde yatıyor kanımca. Deneyimlerimiz arasında "an" diye bir deneyim bulunmadığı herkesçe malumdur. Malum değilse bile küçük bir denemeyle anlaşılabilir. Bizler "an" diye bir deneyim sahibi değiliz. Algımız, süreçleri deneyimleyebilmek üzere tasarlanmıştır, tek bir "an"ı değil. Hangi "an"ı algılamaya çalışsak, geç kalacağımız kesindir, biz algılamaya çalışırken o an 350 milisaniye önce geçip gitmiştir... Libet gönüllülerinin butona basmaya karar vermelerinden 350 milisaniye önce beyinlerinde birtakım dalgalar görülmesi, şimdi daha mantıklı bir zemine oturdu diye tahmin ediyorum. "An" algısı, algılama çabasından her zaman daha geç ortaya çıkacaktır. Bu yüzden, Libet deneyinde beklentileri sarsan, devrim niteliğinde bir sonuç bulunduğu görüşüne üzülerek katılmadığımı itiraf etmeliyim.

Dahası, beyin fizyolojimiz ve nöron dinamiğimize dair bilgimiz, özgür iradenin varlığına kesinlikle bir şans vermezken, bunun ne anlama geldiğini tam olarak kestiremediğimiz EEG dalgaları ile desteklenmeye çalışılması, zaten gereksizdir. Özgür irade, laboratuvarın değil, günlük yaşam deneyiminin ortaya çıkardığı bir fikirdir.

Özgür irade ile beyindeki iyon akışları arasında doğrudan bir nedensel ilişki bulunmadığı takdirde kesin yorum sahibi olamayacağımızı düşünmekten kendimi alamıyorum. Adeta bir perdenin önünde birtakım olayları gözlemliyoruz, perdenin önündeki bu olaylardan yola çıkarak perdenin arkasında bulunan ve hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir dünyayı anlamaya çalışıyoruz...

15 Ocak 2021 Cuma

Bilinç Materyalizmi Çökertmiş Midir?

“Ben bir materyalistim ve bilinç, geleneksel anlamdaki materyalizmi çürütmüştür. Fakat benim anladığım türdeki materyalizmi çürütmemektedir.” John Searle 

Modern bilinç araştırmaları, içinde yaşadığımız fizik evrenin bilinen kanunları ile bilinçli deneyimlerimiz arasında bir çatışma olduğunu bize dayatmıştır. Bilinç üzerine yeterince düşünmüş ve düşünürken bir noktaya kadar mantıksal algoritmasını ve sağduyusunu kaybetmemiş herkes bu çatışmanın farkındadır. Bunu düşündüren, günlük hayattaki bilinçli deneyimlerimizi veya benzelerini sinir sistemimizin ve beynimizin içinde göremiyor olmamızdır. Beynimiz birtakım hücrelerden ve iyon akışlarından oluşmakta iken deneyimlerimiz ise son derece gerçek yaşantı ve his kesitlerinden oluşur. Bu durum, bilinç problemine bilimsel çerçeveden yaklaşma işini oldukça güçleştiriyor.

Fizik evrende bilinçli deneyimi kesin olarak gösterebilmiş ve genel-geçer kabul edilmiş bir bilinç teorisi mevcut değildir (İtalyan filozof Riccardo Manzotti’nin The Spread Mind teorisini daha sonra inceleyeceğiz). Bilinç eğer var ise, bilimsel anlamda bir mekanda ve zamanda var olmalı ve orada gösterilebilmelidir. Fakat ne fizikte, ne biyokimyada, ne de nörobilimin sınırları içinde bilinci “işte burada” diye gösterebileceğimiz bir nokta hala yok. Bu problem bazıları tarafından “zihinsel olanı fiziksel evrende gösterememe problemi” veya “zihinsel olanı fiziksel olana indirgeme” şeklinde ifade edilir. Roger Penrose, “Evrenin yapısına dair fizik kuramımızda, neden bazı varlıkların bilinç sahibi olup bazı varlıkların bilinç sahibi olmadığını açıklayacak bir şey bulunmamaktadır.” demişti. Çünkü insan bedenini ve özelde beynini açıkladığımız Newton mekaniği sınırlarında mutlak determinist bir süreç hakimdir ve bilinç, zihin, irade gibi kavramlara fizik kuramımızda yer yoktur.

Mevcut paradigmada bilimsel sınırların içinde kalmak istiyorsak, bilinç denen şeyin varlığını iddia edememe mecburiyetindeyiz. Çünkü önceki yazılarda bahsettiğimiz üzere, bilinç denen şeyin farkındalığı olmasa, yalnızca nörobilim ve biyofizik bilgilerimize dayanarak bilincin varlığına ulaşmamız mümkün değildir. Çünkü nöron = aksiyon potansiyeli ile bilinçli deneyim aynı şey değildir, beyin ve zihin aynı şey değildir. Elde ettiğimiz bilimsel deliller dışında başka bilgi kaynaklarından da faydalanmak zorundayız. (Burada kastettiğim alternatif bilgi kaynağı, akıldır.)

Günümüzde en yaygın kabul edilen bilinç teorisi, bilincin beynin Newtonian algoritmik haritası, yani nöron bağlantısallığı tarafından oluşturulan bir fenomen olduğu yönünde. Bunun mümkün olmadığını yukarıda açıklamıştık. Beynin algoritmik haritasını tek kaynak olarak kullanmamız, bilincin varlığını inkardır. Ters önerme ile, bilincin varlığı, beynimizin Newtonian bağlantısallığının ve nöronal materyalinin ötesinde bir şeyler olduğu fikrini bize dayatır. Özetle saf materyalizm, bilinci açıklamakta yetersiz kalmıştır.

Amerikan felsefeci John Searle, ömrünün büyük bir kısmını bilinç araştırmalarına ayırmıştır ve bu konuda pek çok yayını mevcuttur. John Searle’ün bilinç ile ilgili görüşlerini daha sonra ayrı bir yazıda inceleyeceğiz.

John Searl, Closer the Truth belgesel serisine konuk olduğu bir bölümde “Ben bir materyalistim ve bilinç, geleneksel anlamdaki materyalizmi çürütmüştür. Fakat benim anladığım türdeki materyalizmi çürütmemektedir.” şeklinde bir cümle kurmaktadır. Kendini bir materyalist olarak tanımlayan Searle, geleneksel materyalizm ile bilinç arasındaki çatışmayı, yeni bir bilinç anlayışı geliştirerek ya da bilincin varlığını inkar ederek değil, yeni bir materyalizm anlayışı geliştirerek aşmaya çalışmaktadır. Searle’ün bilinç bağlamında geliştirdiği materyalizm anlayışının ayrıntılarına başka bir blogda gireceğiz.


Yukarıda adından bahsettiğimiz İtalyan filozof Riccardo Manzotti ise, bilinç problemini açıklamaya çalışırken materyalizmin yetersizliğini ilan etmekte ve kendisini "fizikalist" olarak tanımlamaktadır (Manzotti’nin fizikalizm tanımı, materyalizm dışı ama fiziksel olanın kabulü anlamındadır). Fizik anlayışımızda kusur bulunduğunu ifade eden ve kendi fizik anlayışını revize eden Manzotti, materyalizmin bilinci açıklamakta yüzyıllardır kullanıldığını fakat başarısız olduğunu söyler. Çünkü materyalist bilinç teorisi, beyine dair bilgimizin katlanarak çoğalmasına rağmen bilinci açıklayabilme konusunda hala aynı yerdedir. Bu ise materyalist hipotezin yanlışlığını gösterir. Bu görüşüyle Manzotti, materyalizm dışında fakat bilimin sınırlar içerisinde kalarak bilinç problemine uzmanca bir yaklaşım geliştirmiştir.

İngiliz fizikçi Roger Penrose ise "Bilime aşırı inanan bir insanım." demektedir. Hayatını geleneksel materyalist teorinin bilinci açıklayamadığını ispatlamaya adamış bir bilim insanı olarak Nobel fizik ödülü almıştır.

Beyin araştırmalarımız her gün bizi şaşırtmakta ve bilinç sorununu çözeceğimize dair inancımızı daha da arttırmakta. Tünelin sonundaki ışığa gün be gün daha da yaklaştığımızı düşünüyoruz. Fakat bu durum ne kadar böyle? Beyin fizyolojisinin daha da ayrıntılarını öğreniyoruz, beyine dair bilgimiz artıyor, fakat bu bizi bilincin doğasını anlamaya ne kadar yaklaştırıyor?

9 Ocak 2021 Cumartesi

Matematiksel Kavramların Fiziksel Gerçekliği

Matematik keşif mi edilmiştir, yoksa icat mı edilmiştir? Matematiksel kavramlar, sayılar, ifadeler, içinde yaşadığımız fizik evrenin bizim tarafımızdan atfedilmiş zihinsel bir idealleştirmesinden mi ibarettir, yoksa tabiatın deneyimlemediğimiz fakat zihin dünyamızı eğiten kanunlarından oluşan gerçekliğin bir ifadesi midir? 


2020 yılı Nobel Fizik Ödülü sahibi İngiliz fizikçi Roger Penrose, kariyerinin zirve eseri olarak sayılan “Kralın Yeni Usu”nun üçüncü bölümünde “Matematiksel Kavramların Platonik Gerçekliği” başlığı altında “Matematik keşif midir, yoksa icat mıdır?” tartışması yürütür. Buradaki “Platonik” ifadesi, Platon idealizmine göndermedir ve matematiğin ideal evrenine atıf yaparak -tahmin edilebileceği üzere- matematiğin icat değil keşif olduğuna yakın bir konum belirler.

Penrose, kitabın bu bölümünden önceki uzun bir kısmında matematiksel sayı kümelerinden ve Turing makinesi bağlamında algoritmik yaklaşımlardan uzun uzun örnekler verir. Teknik ayrıntılar içeren bu kısımların amacı, yalnızca bağlansıtal algoritmaların insan idrakini ve bilincini simüle etmek adına yeterli bir zemin olmadığı görüşüne hazırlıktır. Çünkü bilincin varlığı, yalnızca Newton mekaniği temelinde çalışan algoritmik bağlantısal mekanizmalar ile açıklanamaz -insan beyninin nöronal bağlantısı da buna dahildir-, farklı bir fizik anlayışı geliştirmek mecburiyettir.

Algoritmalar, matematiksel bağlantısallıktan beslenen ifadelerdir ve insan beyninin sık sık bilgisayara, veri tabanına, hard diske vs. benzetilmesinin arkasında bulunan ana fikirdir. Bu mesele üzerine yapılan düşünceler bizi matematiksel evren ile fiziksel evren arasındaki benzeşmelere ve farklılaşmalara götürür. Matematiksel evrende iki ayrı nokta arasında daima bir üçüncü nokta var olmalıdır. Hatta aynı doğru üzerindeki iki nokta arasında sonsuz nokta vardır. Bu iki nokta birbirine ne kadar yakın olursa olsun…

Fiziksel evrende iki noktayı birbirine sonsuza dek yaklaştıramazsınız. Bir boyuttan sonra iki nokta arasındaki mesafe o kadar küçülecektir ki, mesafe kavramı başlı başına anlamını kaybedecektir. Bu boyut, kuantum gravitasyon ölçeğidir ve mekânsal evrenin anlam değiştirdiği en küçük boyuttur.

Matematiksel kavramların ve evrenin ideal dünyası, fiziksel kavramlar tarafından bir noktaya kadar simüle edilebilmekle birlikte o noktadan itibaren kendi ideal dünyasını bizim idrakimize dayatacaktır.

Matematik icat değil, keşiftir, diyor Penrose.


8 Ocak 2021 Cuma

Yazabilirken okuyamamak...

Beynin içerdiği nöron ağlarından bahsetmiştik. Bu ağların yaklaşık 85 milyar nöron tarafından oluşturulduğunu ve her bir nöron başına binlerce bağlantı yaptığını söylemiştik. Matematiksel açıdan korkunç bir bağlantısal haritayı ifade etmekle birlikte yaşamımızda bu bağlantısallığı nasıl hissettiğimiz ayrı bir konu.

Bu ağ yapısı sayesinde beyin ve merkezi sinir sistemi, vücudun tüm fonksiyonlarına bir şekilde dahil olur. Tecrübi olarak ne tür fonksiyonlar üstlendiğini herkes bilir, kol ve bacaklarımızı hareket ettirmemizde, konuşmamızda, etrafı görmemizde, sesleri işitmemizde, dünyayı hissetmemizde, koku ve tat almamızda, hepsinden öte bütün bunları anlamlandırmamızda beyin birincil rolü üstlenir. Fakat tüm bu bağlantısallık yalnızca kol ve bacak hareketi ve beş duyu gibi temel yaşamsal fonksiyonlarımızı karşılamıyor olsa gerek. İnsan beyninin dehlizlerinde daha ince, daha gizli, daha enteresan görevler de mevcuttur.

Nöroloji ve nöroşirurjide birtakım fonksiyonlar patolojik durumlar üzerinden tanımlanır. X patolojisi/hastalığı mevcut olmasa belki de beynin bununla ilişkili Y fonksiyonunu anlamak veya keşfetmek mümkün olmayabilir. İşte bu ince ve derin fonksiyonlar, günlük rutinimizde farkında olmasak da binlerce kez kullandığımız ve beynin neden böylesine korkunç bir ağ yapısına sahip olduğunu açıklar nitelikte. Bunlara örnek olarak aşağıdaki patolojik durumları Mark S. Greenberg’in Handbook of Neurosurgery’sinden alıntılayarak buraya aktarmamızda fayda görüyorum.


Beynin parietal lobu, teknik olarak santral sulcus’un arkasında ve silvian fissürün üstündedir. Topografik olarak ise beynin her iki tarafında üst-arka bölümde yer alır. Parietal lobun fonksiyonlarını, patolojileri üzerinden anlamaya çalışabiliriz. Parietal lobun belirli bölgelerine ait hastalıklarda görülebilecek bazı durumlar şunlardır:

·        - Kortikal duyusal sendrom ve duyusal ihmal (aynı anda sunulan 2 uyarandan birini ihmal etme)

·         -Hastalığın beyindeki tarafının karşı taraf vücut yarımında ve karşı taraf görsel uzayın ihmali (Hastaya sağı kırmızı, solu sarı renkle boyanmış bir duvar gösterilirse hasta duvarın sarı-kırmızı değil sadece kırmızı olduğunu söyleyebilir, hastaya arkasını dönmesi söylenip duvarın ne renk olduğunu tekrar düşünmesi istenirse, bu kez sarı renkte olduğunu söyleyebilir.)

·        - Hasta konuşulanları duyup anlayabilir, fakat bağlantılı öğeler içeren cümleleri anlamayabilir

·         -Gerstmann sendromu: Hasta okuyabilir ama yazamaz, sağ ve sol tarafları karıştırabilir, parmaklarını adlarıyla tanımlayamaz, hesaplama yapamaz

·         -Hasta vücudunun bir yerine dokunarak çizilen şekilleri tanımlayamaz, çizilen rakamları ve harfleri de anlayamaz

·         -Kendiliğinden kolaylıkla yapabildiği hareketleri sözel emirle gerçekleştiremez

·         -Haritasal hafıza kaybı

·         -Hasta, hastalığını reddedebilir (bir taraftaki kol veya bacağı felçli ise o kol ve bacağın kendisine ait olduğunu inkar edebilir)

·         -Giyinme apraksisi (hasta giysilerinin sadece bir tarafını giyer, diğer tarafını giymez)

·         -Dokunarak cisimlerin şekil ve büyüklüklerini anlayamama

·         -Alloşiri (bir taraftan gelen uyarıyı karşı taraftan algılama, örneğin sağdan seslenildiğinde sola dönerek cevap verebilir)

·         -Wernicke afazisi (hastanın kelimeleri çıkarışı ve artikülasyonu normaldir, fakat konuşmaları tamamen anlamsızdır)

·         -İletim tipi afazi (Wernicke afazisine benzer, fakat tekrarlama ağır düzeyde bozulmuştur. Hasta karşıdan duyduğu kelime ve cümleleri tekrarlayamaz)

·         -Saf kelime körlüğü (hasta okuyamaz ama yazabilir)

Birçok insan bu patolojileri duyduğunda beynimizin bu tarz fonksiyonlara da sahip olduğuna şaşırabilir. Fakat bu patolojiler bize öğretmiştir ki, bir insan elbisesinin sadece bir tarafınız giyiyor olma, ya da yazı yazabilirken yazı okuyamama veya kendi yazdığını okuyamama gibi durumlarda kalmamak için ağ yapısı itibariyle tamamen sağlıklı çalışan bir beyne muhtaçtır. Bu bağlantısal ağ yapısı, beynin tüm fonksiyonları arasında anlamlı ilişkiler kurulması ve bütünleyici fonksiyonel yaşamın devamı için merkezi roldedir. Araştırmalarımızın bize daha nice şeyler öğreterek, aslında bilmediğimiz daha nice şeyler olduğunu öğretmektedir.

Peki "anlama" veya "bilinç" dediğimiz şey, beyinde nasıl meydana gelir? Veya doğru soruyu soracak olursak, beyinde mi meydana gelir?


3 Ocak 2021 Pazar

Zihin ve Beyin Aynı Şey Midir?

“Evrenin yapısına dair fizik kuramımızda, neden bazı varlıkların bilinç sahibi olup bazılarının bilinç sahibi olmadığını açıklayacak bir şey bulunmamaktadır.” 2020 Nobel Fizik ödülü sahibi, Sir Roger Penrose

Zihin ve beyin aynı şey midir? Bu soruya gayriihtiyari “Tabi ki değildir.” dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü beyin, vücudumuzun organlarından bir organdır. Zihin ise beynimizle bir şekilde ilişkili olan akıl, fikir ve algı dünyamızdır. Peki elimizdeki bilimsel bilgi birikimi, bunu ne kadar doğruluyor? Akıl ve felsefe ise bilimsel bilgimize ne kadar uyuyor?


Bilim insanları yüzyıllar süren araştırmalar ve çalışmalar sonucu beynimizin ve sinir sistemimizin çalışma prensiplerini anlamlı ölçüde ortaya koymuştur. Bu durum, ortaya koyulmayı bekleyen daha nice hakikatin var olduğu gerçeğini değiştirmez. Ama elimizdeki beyin ve sinir sistemi bilgisi, hatırı sayılır bir seviyeye ulaşmıştır.

Beynimizde aşağı yukarı 85 milyar nöron, bir o kadar da glial hücreler dediğimiz yardımcı hücre vardır. Bu nöronlar, birbirleriyle nöron başına binlerce bağlantı kuracak şekilde dallanıp budaklanır ve ortaya inanılmaz bir bağlantısal harita çıkar. İşte beyin budur. Adına beyin dediğimiz bu bağlantı haritası, merkezi sinir sisteminden vücuda dağılan çevresel sinirler ile vücut fonksiyonlarının tamamına bir şekilde müdahil olur.


Nöronlar ağaç misali bir gövdeye ve o gövdeden çıkan çok sayıda uzantılara sahiptir. Bu hücre gövdesi ve uzantılarında aksiyon potansiyeli dediğimiz bir elektriksel akım mevcuttur. Nöronun bilgi iletme fonksiyonu bu elektriksel akım aktivitesi iledir. Elektriksel yük sahibi iyonların yol boyunca hücrenin içine dolması veya dışına boşalması, hücrenin içi ve dışı arasında olan ve hücre boyunca ilerleyen bir elektriksel gradiyent-farklılık oluşturur. Bir nöronun uzantısının sonuna kadar devam eden bu elektriksel akım bilgisi, diğer nörona ise nörotransmitter veya nöro-taşıyıcı dediğimiz bazı moleküller (glutamat, serotonin, noradrenalin, dopamin…) aracılığı ile taşınır. Vücuttan beyine bilgi getiren nöronlar, beynin belirli bölgelerinde diğer nöronlara bilgi iletir, beyindeki bu bilgiye ise aşağı inen yollar sayesinde aynı şekilde cevap verilir.

Peki iletilen şey (bilgi) nedir?



Nöronlardaki yol boyu devam eden iyon değişimlerinin bilgisine sahibiz, diğer nörona geçişteki nörotransmitter aktivitesinin bilgisine sahibiz, beyine gelen elektrik akımının beyinden tekrar yanıt olarak aşağı indirildiğini de biliyoruz. İletilen şey tam olarak nedir?

Beynin nasıl çalıştığına aşağı yukarı vakıfız. Ama birtakım nedensel molekül hareketleri, insan zihnini nasıl oluşturur? Nöron düzeyindeki kütle hareketleri, bilinci veya bilinçli deneyimi nasıl var eder? Amiyane tabirle et olan beyinden nasıl zihin doğar? İşte bütün dünyanın cevabını bulması gerektiğine yeni yeni ikna olduğu o soru…

Biraz daha açmak gerekirse, vücudumuzdaki sinirsel süreçler, bilinçli deneyimi nasıl meydana getirir? Işığın dalga boyları, beynimizde nasıl renk denen deneyimlere dönüşür? Bu durum, beynimizin ürettiğine inandığımız tüm deneyimlerimiz için sorgulanabilir. Renk, koku, tat, ses, ağrı, sıcaklık hissi…

Bilimselliğin sınırları içinde kalarak cevap vermemiz gerekiyorsa, sinir sistemimiz tüm bu deneyimleri tek başına, yardımcıya ihtiyacı olmadan açıklayabilmelidir. Bilimsel bilgimizin açıklayamadığı şeyleri -ki bunlar burada bilinçli deneyimimiz, zihnimiz, yani hayatımızın tamamı oluyor- kanıtlayamadığımız için varlığından da kesin bir dille söz edemeyiz. Misal; görsel sistemimizde, sinir sistemimizde, doğaya ait elektromanyetik ve nörofizyolojik süreçlerin bilgisinde renk bilgisi yoktur. Dolayısıyla bilimsel bilgimize göre doğada renk diye bir şey olmamalıdır. Renk, bizim algımızda mevcuttur. Misal, karşımdaki duvarı ben morun bir tonunda görüyor isem, bir kedi veya arı ise yeşilin bir tonunda görüyor olabilir. Bu durumda duvarın gerçek rengi mor mudur, yoksa yeşil midir? Ben mi daha gerçek görüyorum, yoksa kedi veya arı mı? Bilimsel cevap: Doğada renk yoktur, duvarın rengi yoktur, yansıttığı bir dalgaboyu vardır ve bu dalgaboyu benim beynimde mora, kedinin beyninde yeşile dönüşüyor. (Nasılı belirsiz…) Bilimsel bilgimize göre beynimdeki nöronal süreçler, yeşile dair bilgimi açıklayacak tek materyaldir, dolayısıyla bu nöronal süreçler yeşil bilgisinin ta kendisi olmalıdır. Bu tekil örnekten yola çıkılırsa; beyin ve onun bağlantısal haritası, deneyimlerimden oluşan bilincimin ve zihin dünyamın ta kendisi olmalıdır. Bilimsel bilginin sınırları içinde, beynin zihinle aynı şey olduğunu söylemek gerekir. Çünkü özetle, zihinsel dünyamız ve bilinçli deneyimimiz, beynimizdeki bağlantısal haritadan başkası değildir.

Problem şu ki; yukarıdaki cümleleri bir postüla olarak kabul edersek, beynimize veya sinir sistemimize ait herhangi bir nörobiyolojik bilgi ile belirli bir bilinçli deneyim arasında doğrudan ilişki kurabiliyor olmamız gereklidir. Mesela, x dalgaboyu ile a rengi arasında doğrudan bir ilişki bulunmalı. Fakat hiçbir rengi görmemiş olan doğuştan görme engelli bir insana, dalga boylarından bahsederek rengi izah edemezsiniz. Çünkü renk bilgisine sahip olmak için rengi bizzat deneyimlemek gerekir, dalgaboylarının bilgisine sahip olmak değil. Bu tekil örnekten de yola çıkarak söyleyebiliriz ki; bilinç diye bir şeyden haberdar olmasaydık, yalnızca beyin nöronlarından ve bağlantısal haritadan yola çıkarak bilincin varlığına erişemezdik, illaki deneyimlememiz gerekirdi. Buradan çıkacak sonuç; dalgaboyları ve bunların sinir sisteminde oluşturduğu nedensel süreçler, renk bilgimiz ile aynı şey değildir. Yani beyin ve zihin (veya bilinçli deneyim) aynı şey değildir.

Başka bir örnek: insan vücudunun algılayabildiği 10’a yakın ağrı çeşidi mevcuttur, fakat bu ağrı çeşitlerinin hepsi benzer nörofizyolojik süreçler ile beyne iletilir. Ağrı çeşitlerini birbirinden ayıracak bilimsel bilgi, sinir sistemimizin neresindedir? Elimizdeki bilgi, ağrı çeşitlerini ayırabilmemize ve tanımlayabilmemize izin vermez. Bunu yalnızca bu ağrıları bizzat deneyimleyerek yapabiliriz. Dolayısıyla nöronal fizyolojik süreçler, ağrı ile aynı şey değildir. Yani beyin, zihin ile aynı şey değildir.


Beyin-bilinç çelişkisinden kurtulmanın bir yolu, Kartezyen düalizmi kabul etmektir. Yani bir bedensel, bir de zihinsel sürecin varlığını kabul ederek, ayrıca bu ikisinin birbirinden ayrı ama bir şekilde birbiriyle bağlantılı olduğunu (ki Descartes bunun beyindeki pineal bez sayesinde olduğunu söylüyordu, fakat nasılını söylemiyordu) söyleyerek bu beyin-zihin çelişkisinden kurtulabiliriz. Fakat bunu yaparak bilimsel sınırların içinde kalamayız. Beyinden ayrı bir zihinsel süreci kabul etmek, bilimsel olarak yenilgiyi kabul etmek anlamına gelir.

İkinci seçeneğimiz, bilincin ve zihinsel süreçlerin varlığını reddetmek ve insana ait olan bütün deneyim ve özellikleri beyin ve bedensel süreçlerden ibaret olarak görmektir. Bunun diğer adı ise, beyni zihin ile aynı şey olarak kabul etmektir ki, tamamıyla materyalist bakış açısından doğmaktadır. Günümüzde bilimsel çevrelerin büyük çoğunluğu bu görüştedir -ki onların da büyük çoğunluğunun bu görüşte olduğunun farkında olmadığını düşünüyorum-. Bu görüşün kusurlu oluşuna dair fazlasıyla basit, ama yeterince kuvvetli delilleri ise yukarıda sıralamıştık. Bu görüşün bilimsellik gereği tek seçenek gibi görünüyor olmasına rağmen felsefi altyapıya sahip olmayan ve aklen izahı yapılamayan bir görüş olduğu gerçektir. Bunun sebebi kanaatimce, nörobilimcilerin son derece değerli araştırmalar yaparken, bu araştırmalardan çıkardıkları sonuçların felsefi arkaplanını gözden kaçırıyor olmalarıdır. Dolayısıyla felsefesiyle desteklenmemiş bilimsel çıkarımlar, büyük çevreleri yanlış yönlendirmektedir.

Beyin ve sinir sistemi ile alakalı popüler bilim kitaplarında sık sık “beynin karar verdiği, beynin bize oyun oynadığı, beynin vücudumuzu yönettiği, beynin bir şeyler istediği, beynin bir şeyleri sevmediği” gibi insansı fonksiyonlar üstlendiğine dair cümleler görürüz. Bu cümleleri, bilimsel kisvesine girmiş Kartezyen düalizmin başka bir çeşidi olarak görüyorum. Çünkü beyinde gerçekleşen olay, hücre içi entropiyi sabit tutmak adına birtakım iyon giriş-çıkışları yapmak ve iletici nörotransmitterler salgılamaktır. Beynin bir şeylere karar verdiğini söylemenin bilimsellikle bağdaşmayacağını düşünmek, bedihiyattandır. Yani bunu söylemek, bilimsel olarak yenilgiyi kabul etmektir.

Peki beyin-zihin çelişkisini bilimsellik sınırlarını aşmadan çözebilmek için diğer seçeneklerimiz neler olabilir? 

“Beyin, zihin değildir. Bir beyin aktivitesi haritasına bakarak zihnin duygularını, tepkilerini, umutlarını ve arzularını öngörmek, hatta anlamak bile mümkün değildir.” David Brooks, NYT

Neo-Darwinizm ve Tanrı İnancının Kökenleri: Bir Deney Tasarımı

Özellikle teistik evrimciliğin öncülük ettiği bir söylem olarak; Neo-Darwinist evrimin canlıların türleşmesine yönelik yalnızca doğal-bilims...