"Bilimin deneyimden başlamadığı; tam aksine deneyime itiraz ederek başladığı ve deneyimi bir yanılsama olarak değerlendirerek ayakta kaldığı sonucunu çıkarmak zorundayız." Paul Feyerabend
Öncelikle uyarayım, bu yazıda, blogdaki diğer yazılara göre daha az kavram sadeleştirmesi ve anlam yalınlaştırması yapılmıştır. Bu yüzden gerçekten bilim felsefesine ve zihin felsefesine ilgi duymuyorsanız bu yazı sizi biraz yorabilir. Ayrıca bu yazıda kendi görüşlerimi mümkün olduğunca tıraşlayacak ve yalnızca nakil yapacağım. Yaptığım nakiller Paul Feyerabend ve Riccardo Manzotti'nin görüşlerinin özeti şeklinde olacak.
Paul Feyerabend, bilim felsefesinin Thomas Kuhn ve Karl Popper ile birlikte en önemli 3 filozofundan biri olarak kabul ediliyor. Bilindik bilimsel yönteme karşı pozisyon almıştır. Bu yazının başlığına ismini veren "Bilimin Tiranlığı" kitabı ile birlikte, "Yönteme Karşı", "Akla Veda", "Özgür Bir Toplumda Bilim-Bilim Kilisesi" gibi, isimlerinden buram buram yerleşik bilim anlayışına başkaldırı kokan kitapların sahibidir.Bilimsel metodu kabul eden bilim insanları ve onların savunucularının beyanları daima totaliter dayatmaları andıran ifadeler içerir. Dünya meşgalesi içerisinde kendi gailesine saplanmış debelenen sıradan insan, bilim insanlarının onlara gösterdiği yegane yolu kabul etmelidir. Başka çaresi yoktur. Ama neden? Ortaya çıkışında özgürlükçü ve serbestiyetçi bir atmosfer istemeyi kendine temel edinen bilimin ve savunucularının bu dayatmacı tavırları neyle açıklanabilir? Bilimin tiranlığı değil de nedir bu? (Bu cümleler benim kalemimden çıkan, fakat Paul Feyerabend'e ait olan cümlelerdir. Bundan sonraki cümleler de bu minvaldedir.)
Bilimsel metodun materyalist dokusu, diğer dünya görüşlerine yaşam şansı tanımayan bir hakimiyet alanına sahip olduğunu iddia eder. İnsanın içine düştüğü çukurdan tek çıkış yolu bilimdir, bilime itaat etmektir. Dolayısıyla ortaçağdan beri kiliseden köşe bucak kaçıp kendine özgürlük alanı arayan bilim, kendisi bir kilise olarak tekrar dirilmiştir. Feyerabend, bilimin ve savunucularının bu totaliter tavrını reddeder ve daha liberal bir bilimsel anlayış benimser. Bu liberalizmin içinde bilimsel metodun dayatmacılığından kurtulmuş bir anarşist bilim ortamı da hakimdir. Ama bu anarşi, bilimsel alanda sınırlı olmalıdır.
Bazı insanlar bilimin kendisinin materyalizmin sonunu getirdiğini, dolayısıyla tam anlamıyla bilimin kendi bacağına sıktığını iddia ediyorlar. Çünkü kuantum mekaniği, evrenimizin sanıldığı gibi materyalize olmadığını, bunun sadece gözlemcinin materyale odaklandığı takdirde bu şekilde olacağını, aksi halde materyalize bir varoluştan bahsedilemeyeceğini ispatlamıştır. Çünkü doğada dalga fonksiyonuna sahip olan elektron, gözlemcinin onu gözlemesi ile dalga fonksiyonunun çökmesi sonucu materyalize olur. Kısaca kuantum mekaniği, materyalizmin ve determinizmin sonunu getirmiştir.
Feyerabend materyalizme karşı kullanılan bu argümanın küçümsenmemesi gereken hatırı sayılır bir argüman olduğunu söyler. Fakat materyalizmin çelişkisi bu kadar teknik ispatlara ihtiyaç duymayacak kadar alenidir, gözler önündedir. Bunu görmek için akıl ve sağduyu yeterlidir.
Antik Yunan'dan beri evrene ve yaşama dair deneyimimizin bir illüzyondan ibaret oluşu, varlığın benliğimiz dışındaki materyal dünyadan ibaret oluşu fikri, bir gelenek halinde yaşamıştır. Ve itiraf etmek gerekir ki modern bilim, bu bilinçli deneyim karşıtı materyalist havuza doğmuş bir çocuktur. Thales'ten nakledilen anılarda, Parmenides'in şiirlerinde, Galileo'nun teorilerinde, Newton'un Principia'sında, hatta Einstein'ın mektuplarında yaşam deneyimimizin bir illüzyondan ibaret olduğu fikrinin esintilerini açık açık görürüz.
Bu görüşün gerekçelerini önceki yazılarda nöro-bilim temelinde incelemiştik. Doğanın materyal yapısında, ve özelde beynimizde ve nöral sistemimizde, günlük deneyimimize benzer bir şeyle karşılaşmayız. Bertrand Russel'ın özetlediği gibi; "Çikolata yediğimde onun tadını beynimle algılıyor isem, neden beynimin içindeki hiçbir şey çikolata tadında değildir?". Nöral sistemimizin bilinçli deneyimlerimizi açıklayamıyor oluşu, bilimsel paradigmanın bilinçli deneyimi inkar etmesine neden olmuştur. Bilinçli deneyimin var olmadığı, veya bir illüzyondan ibaret olduğu fikri, sağduyuya ve akla açıkça aykırıdır. Çünkü vardır. Bu bizzat deneyimin sahibi tarafından bilinmektedir.
Yukarıdaki resme iyi bakınız. Sarı, kırmızı ve mavi toplar görüyoruz. Daha yakından bakarsanız topların hepsinin aynı renkte görüneceğini göreceksiniz. Bilim bize bunu şöyle açıklar: Gerçeklik renksizdir. Onu renkli kılan şey beynin algılayışıdır. Yukarıdaki toplar aslında aynı renkte iken, bunların farklı renklerde algılanması, beyninizin size yaptığı bir illüzyondur. Tıpkı tüm gerçeklik gibi. Doğada renk diye bir şey yoktur, dalgaboyları vardır.
İtalyan filozof Riccardo Manzotti'nin eleştirisi: Renk deneyimimiz olmasaydı renk diye bir şeyin varlığını düşünmemiz için bir sebebimiz olmazdı. Yalnızca dalgaboylarının elli ayrı çeşidi olurdu. Gerçekliğin renksiz olduğunu söyleyenler, gerçekliğin bizim gördüğümüz gibi değil bilimin bize söylediği gibi olduğuna inanmamızı istiyorlar. Halbuki bilimin bize söylediği ile bizim kendi deneyimlediğimiz gerçeklik birbirinden çok farklıdır. Bu toplara uzaktan bakarken topları farklı renkte görüyor isem, bu toplar kesinlikle farklı renktedir. Çünkü sağlıklı çalışan gözler ve sağlıklı bir nöral sistem, bu topları görmesi gerektiği gibi görmüştür. Dolayısıyla sağlıklı çalışan bir beyin bana oyun oynuyor olamaz, beni illüzyona sürüklüyor olamaz.
Modern bilimin kurucusu kabul edilen Galileo da bilincin nöral sistemde aranması gerektiğini, dolayısıyla materyal dünyada gösterilemeyen bilinçli deneyimin bir illüzyon olması gerektiğini düşünüyordu. Ama aynı zamanda Galileo'nun da bir Platoncu olduğunu düşünürsek mesele farklı boyutlara kayacaktır. Platon, kendi şehrinin elit sınıfının bir mensubu olarak entelektüel düşünceyi sıradan insanların başaramayacağını, bunu filozofların yapması gerektiğini, hatta devleti filozofların yönetmesi gerektiğini düşünen bir idealistti. Yani sıradan insanların yol göstericisi olarak bilim adamlarını ve filozofları görüyordu. Onların söylediği şeyler sorgulamadan kabul edilmeliydi.Beynimizdeki sinir aktivitesi, bilinçli deneyimimizin hiçbir özelliğini taşımıyorken, neden deneyimlerimizi sinir aktivitelerimizde göstermeye gayret ediyoruz? Bu sorunun cevabı sanırım bu aşamada açığa çıkmıştır. Metaryalist bilim metodu, başka bir yerde göstermemize izin vermediği için...
Bilim, nöral aktivasyonlarımızda bilinçli deneyimimize benzeyen bir şey olmadığını kabul ettiği noktada deneyimlerimizin bir illüzyondan ibaret olduğu iddiasıyla konuyu bir daha açılamayacak şekilde tartışmaya kapatır. Fakat bilimin deneyimlerden (veya deney ve gözlemden) beslendiğini iddia eden klasik metodun kendi adına bir çelişkisidir bu. Bilim kendini bir illüzyonun üzerine temellendirmiştir. Bunun üzerine Paul Feyerabend şu cümleyi kurmuştur:
"Bilimin deneyimden başlamadığı; tam aksine deneyime itiraz ederek başladığı ve deneyimi bir yanılsama olarak değerlendirerek ayakta kaldığı sonucunu çıkarmak zorundayız."
Riccardo Manzotti, Feyerabend'den etkilenmiş bir filozof olarak, bilinç-beden özdeşliğinin mümkün olmadığının tespit edilmesi üzerine bilinç-nesne özdeşliğini savunan bir bilinç teorisi geliştirdi. Bilincin özelliklerini beyinde veya bedenimizde bulamıyor isek, bilinçli deneyimimize giren objenin kendisinde aramalıyız. Karşımızda bir elma görüyorsak, deneyimimizde bir elma vardır ve bu olayda elma deneyimimize en çok benzeyen şey, elmanın kendisidir, beynimiz veya sinir sistemimiz değil.
Manzotti'nin "Bilinç-Nesne Özdeşliği" teorisinin savunulacak ve eleştirilecek yanlarını başka bir yazıya bırakıyorum.



















