14 Nisan 2021 Çarşamba

Mekanik Evrende Bilincin ve Özgür İradenin Varoluş İlkesinde Tanrının Rolü: Metafiziğin Nefs Teorisinin Bilinç Bilimi Adıyla İhyası

Son yıllarda, özellikle 20.yy’ın son çeyreğinden itibaren bilimsel araştırmalar bilinç sorununa bu zamana kadarki ilgisizliğini aşarak fazlaca yer ayırmaya başladı. Çünkü bilim insanları artık bilinç sorununa kapsayıcı bir açıklama getiremeyen kuramların aslında tamlık iddia edemeyeceğinin farkında. Fakat bu konu, felsefe tarihine biraz aşinalığı olan herkesçe malumdur ki, yeni değildir. Tam aksi, insan aklının kadim soru veya sorunlarından biridir.

Modern bilime kadar bilinç sorunu felsefenin ve onun kapsayıcılığındaki diğer bilimlerin merkezindeydi. Bunu Platon ve Aristoteles dönemi teleolojik evren kuramlarından başlatabilirsiniz. Klasik metafizikte ana konu, dışsal kuvvetlere göre devinen evrende canlılığın veya iradeliliğin nasıl / hangi ilkeye dayanarak mevcut olabileceğinin anlaşılmasıdır. Platon’un pay alma kuramında da bunu görürüz, Aristoteles’in hareketin devamlılığında tanrının oynadığı rolü yani theos-bios ilişkisini açıklama çabalarında da bunu görürüz. Bu çaba modern zamana kadar insan müfekkiresinin en aşkın çabası olmaya devam etti. Daha doğrusu Kant’a kadar…

Kant, en kısa ifadesiyle teorik aklın metafizik objelere erişiminin mümkün olmadığını iddia ettiğinden beri dünya aynı dünya olmadı. 

Newton’ın fizik ilkeleri gösteriyordu ki, evren klasik metafiziğin öngördüğü şekilde cevher fikriyle açıklanmaya çalışılan teleolojik kurallara göre işlemiyor, tamamen dışsal kuvvetlere göre belirlenen mekanik ilkelere göre işliyordu. Bu fizik kuramı pratik hayatta öyle başarılıydı ki, metafizik ilkeler eski cazibesini kaybetmiş ve metafizik ilkelere olan ihtiyaç ortadan kalkmış görünüyordu. İşte bu atmosferde Kant ile birlikte, teorik aklın rasyonel psikoloji (ruh/nefs/bilinç/can/cevher), rasyonel kozmoloji (evren) ve rasyonel teoloji (ilah/tanrı) tasavvurlarının, aklın bilgi edinme yöntemleri tarafından ispatı verilemeyen, aklın sınırlarını aşma isteği nedeniyle “var” saydığı nesneler haline geldi.

Artık evrende “kendilik” esasıyla iradeli hareket eden varlıkların açıklamasının da mekanik devinim ile elde edilebileceğine dair bir his vardı. Buna göre zihin, ruh veya can gibi kavramlar, modern anlayışta yerlerini daha işlevsel bir çağrışıma sahip olan “zeka” kavramına bıraktı. Bilim insanları tarafından canlı kategorisinde kabul edilen nesneler aslında birer zeka sahibidir, yani çevresini kendisine avantaj sağlayacak şekilde manipüle edebilme yetisine sahiptir. Bu işlevsellik, onların evrendeki varlığını açıklama adına yeterli olabilir. Gelgelelim bilinç sorunu, canlılık sorunu ve buna benzer sorunlar (aslında hepsinin aynı sorunun farklı veçheleri olduğunu düşündüğüm sorunlar) çözüme kavuşturulmayı bırakınız, çözüme yaklaşılmadı bile.

“Evrende bilinç nasıl var olur?”, “Nasıl oluyor da mekanik evrende kendiliğinden hareket eden canlılar mevcut olabiliyor?”, “Mekanik nedenselliğin mevcut olduğu evrende özgür iradeye dayalı nedensellik nasıl mevcut olabilir?”, “Mekanik evren modelinde canlılığı var eden ilke nedir?” gibi sorular, iki bin sene önceki tazeliğinde hala sorulabiliyor ve ne yazık ki cevaplandırılmış değil.

Bu problemlerin ayrıntılarına önceki yazılarda girmiştik, o yüzden burada girmeye gerek görmüyorum. Çözümüne dair atılacak en mantıklı ilk adım ise, problemleri yalınlaştırmak ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak olsa gerek.

Öncelikle canlılık ve bilinçlilik probleminin aynı problem olduğunu düşündüğümü söylemem gerekir. Tüm canlılarda (tek hücrelilerden diğer türlere kadar) bir bilincin mevcut olduğunu söylemek tartışma götürse de bir farkındalığın mevcut olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Gerçi farkındalık denen şey bilinçten çok da farklı değildir diye tahmin ediyorum. Mesela bir yere konmuş bir sinek elinizi uzattığınızda uçuyor ve bu ampirik tecrübede defalarca test edilip onaylanıyorsa, sineğin sizi veya ona yönelen elinizi fark ettiğini veya elinize dair bir farkındalık sahibi olduğunu söylemek gerekir. Prokaryot (ilkel tek hücreli) canlılarda da x proteinine değil y proteinine yönelme şeklinde, çok temel ve basit bir düzeyde kendini gösteren bu farkındalık, insanda ise en sofistike ve karmaşık haline erişir.


“Can” sorunu ile “bilinç” sorununun aslında aynı sorunlar olduğunu ifade ettikten sonra problemin başka yönlerine de yönelmekte fayda var. Canlıların bu (nasıl açığa çıktığını hala bilmediğimiz) “farkındalık” yeteneği, birinci şahıs perpektifinden, bir iradeye sahip olunduğu izlenimine tekabül eder. Çünkü bu farkındalık bir hareketi doğuracaktır ve bu hareketin bir “kendiliğindenlik” karakteri taşıdığı veya başka bir deyişle iradeye dayalı olduğu hissi gündeme gelir. Ama dışsal kuvvetlere göre devinen mekanik evrende “kendiliğinden” veya “iradi” bir hareket nasıl meydana gelebilir? Bu da tıpkı canlılık problemi gibi kaynağını bilmediğimiz bir mesele olarak önümüzde belirir. Sonuç olarak irade sorunu da can veya bilinç sorunuyla aynı yerdedir.

İşte bu can veya bilinç veya irade sorunu, klasik metafizikte “ruh” veya “nefs” teorisi içinde ele alınır. Diğer bir deyişle metafiziğin öngördüğü ruh veya nefs denen cevher, “hayeletimsi bir şey” olarak tasavvur edilen fantastik yaratıkla alakasızdır. Bu ruh veya nefs veya can denen şey, canlılara kendiliğindenlik/iradelilik özelliği kazandıran ve insanda en sofistike düzeyine ulaşan bu ilkenin adıdır. Ve modern nörobilim, bilinç sorununu bilimin bir konusu olarak belirleyip bilinç sorununu bilimsel açıdan ele almaya teşebbüs etmekle klasik metafizikteki “ruh” veya “nefs” veya “can” problemini “bilinç bilimi” adı altında nur topu gibi eline almış bulunmaktadır (epey iddialı bir cümle olduğunun farkındayım). Dolayısıyla modern bilim bilinç problemine yönelmekle, inkar ettiği metafiziğin ilgi alanını kendi alanına çekmiştir.

Tekrar dönelim modern çağın en önemli filozofu sayılabilecek Kant’a. Kant’ta yukarıda özetlediğimiz problem, “özgür irade” başlığıyla 2. Kritikte ele alınır. Çünkü Kant’ın hayranlığını her zaman tazelediğini ifade ettiği “üstündeki yıldızlı gök ve içindeki ahlak yasası” gereği insanın özgür iradeye sahip olduğunu söylemesi gerekir. İnsanın ahlaki doğası, özgür olması şartına bağlıdır.

Fakat Kant, 1. Kritiğin transandantal diyalektik bölümünde, mekanik evrende özgür iradeye sahip bir varlığın ilkesinin, teorik aklın karara varamayacağı bir antinomi meselesi olduğunu söyler. Yani salt aklın sınırları dahilinde özgür iradenin mevcut olmadığı da ispatlanabilir, aynı şekilde mevcut olduğu da ispatlanabilir. Bu durumda teorik akıl bu konuda bir karara varamaz, diyor.

2. kritiğin ahlak felsefesinde özgür iradeye tekrar yönelmek durumunda kalan filozof, burada bu problemi bir iman ilkesi belirleyerek (teorik zeminde olmasa da imani zeminde) aşma yönünde gidilebileceğini söyler. Problem “aynı mekanda mekanik ve özgür nedensellik nasıl mevcut olabilir”dir. Kant bunu aynı topraklarda iki devletin hüküm sürmesine benzetir. Peki çözüm nedir? Bu problem, özgür iradenin mekanik nedenselliği rencide etmeden etkide bulunabilmesini mümkün kılan bir tanrının varlığı postüle edilerek dengelenebilir. Kant bu görüşü burhani bir ispat olarak sunmaz, bunun yalnızca rasyonel iman olarak kabul edilebileceğini söyler.



Günümüzde aynı problemi, tanrıyı Kant’ın yapmadığı şekilde, yani burhani bir ispat olarak formüle dahil eden metafizikçiler vardır. Hatta bu meselenin metafizikten başka bir disiplin tarafından çözüme kavuşturulamayacağını söyleyen düşünürler hiç de azımsanacak kadar değildir. Diğer uçta da bilincin bilimin nesnesi haline getirilemeyeceğini söyleyen, mantıksal pozitivizmin mirasçısı olan düşünürler de vardır. Benimse aklıma şu sorular geliyor: Bilinç problemini bilimin konusu haline getiren modern bilim anlayışının metafizik bir problemi miras alması bir yatkınlığa dönüşüp, bilimin rasyonal psikoloji gibi rasyonel teolojiyi de ilgi alanına alacağını da bu gözler görecek mi? Her ne kadar bilinç bilimi başlığı altında yapılan bilimsel araştırmalar bilinç bilimi değil beyin ve sinir bilimi olarak tanımlanmaya daha uygun olsalar da yola çıkıştaki amaç evrende bilincin nasıl var olduğu sorununu aydınlatmak olduğu için bunu bir kazanım olarak görmek gerekiyor kanımca. Her şeye rağmen bilinç bilim adındaki girişimler, yeni bir rasyonel biyolojinin kapısını açmış gibi görünüyor. Çaba ise her zaman aynı idi, hala aynı: hakikate ulaşma ve merak…

3 Nisan 2021 Cumartesi

John Searle ve Çince Odası Deneyi: Yapay zeka bilinç sahibi olabilir mi?

Modern beyin araştırmalarının hedeflerinden biri, beynin bağlantısal haritasının elde edilmesidir. Bu sayede hem nöroşirurjikal hem de nörolojik hastalıkların fizyopatolojisi daha da aydınlatılarak hastalıklara daha başarılı bir tedavi yaklaşımı geliştirilmeye çalışılacak. Ayrıca algoritmik doğa yasalarına göre çalıştığı varsayılan beynin zihin dünyasını nasıl meydana getirdiğine dair akademik veriler elde edilmiş olabilecek. Bu çalışmalar, son yıllarda sıkça bahsedilen “bilinç bilimi” araştırmalarında merkezi bir rol üstleniyor.

Yaygın görüşe göre beyin, hesaplamaya dayalı konnektivite prensibine uygun olarak çalışır ve bu bağlantısallığın seviyesi belirli bir eşiği aştığında buradan bir şekilde bilinç doğar. Bu görüşün daha rijit versiyonuna göre beyin bir makine veya bilgisayar, zihin veya bilinç ise bu bilgisayarın programıdır. Bu görüşün tarihsel öncülüğünü Alan Turing üstlenir. Modern bilgisayarların ilkesel ataları olan Turing makineleri, hesaplamaya dayalı algoritmik sistemlerin çalışma prensiplerinin simülasyonlarında kullanılır.

Evrensel Turing makinelerini birer bilgisayar olarak düşünebilirsiniz. Belirli algoritmalara dayanan programlar işletirler. Bu programlar “X durumunda Y şeklinde davran.” şeklinde özetlenebilecek komutlar kümesidir. Turing makinelerini bilgisayarların ideal atası yapan özellikleri ise sınırsız kapasitede ve farklı alanlarda işlem yapabilme yetenekleridir. Yukarıda özetini verdiğimiz hesaplamalı bilinç teorisine göre beyin de bir Turing makinesidir, yani bilgisayardır. Zihin ise beynin işlettiği “X durumunda Y yanıtı ver.” komutlarından oluşan programıdır.

Amerikalı felsefeci John Searle araştırmalarının büyük bir kısmını bu konuya yöneltmiştir. Beynin de genel anlamda bir evrensel Turing makinesi, zihnin de onun programı olduğu yönündeki görüşü güçlü yapay zeka (YZ) olarak adlandırır. Onun çıkarımlarını iki başlıkta özetlememiz mümkündür. 1- Beyin doğadaki her nesne gibi bir bilgisayar veya makine sayılabilir. Dolayısıyla zihinsel içerikler hesaplamalı algoritmalar tarafından simüle edilebilir (zayıf YZ) 2- Beyin bir bilgisayar sayılsa bile zihin onun programı sayılmaya (güçlü YZ) everişli değildir. Bu öncülleri açalım.


1: Algoritmik hesaplama, bahsedildiği üzere belirli durumlar altında belirli sonuçlar vermek üzere programlanmış bir sistemin yaptığı iştir. Dolayısıyla doğadaki her nesneye bir hesaplama özelliği atfedilebilir. Faraza karşınızdaki pencere açıkken 1, kapalıyken 0 ile kodladığı takdirde en basit anlamıyla bir bilgisayar niteliği kazanabilir. 1 yani “rüzgar eserken açıl”, 0 yani “rüzgar esmezken kapan” gibi şartlı komutlarda belirlenmiş hallerde bulunabilir. Bu bize her nesne gibi beynin de biyolojik bir bilgisayar olabileceği, veya beyne bir bilgisayarlık atfedilebileceği yönünde fikir verir. Searle bu durumu ise zayıf yapay zeka (YZ) olarak adlandırır. Buna göre beynin nöronal aktivitelerinin haritası, bir Turing makinesince simüle edilebilir.

2: Fakat bu simülasyon, Turing makinesinin bilinç sahibi olacağını göstermez. Nasıl ki bir kasırganın simülasyonu, kasırganın kendisinin oluşturduğu etkiyi oluşturamazsa, beyin aktivitesinin simülasyonu da bilinç veya zihin oluşturamaz. Bilinç, beynin nöronal durumlarının belirli hallerde bulunması sonucu “beliren bir nitelik”tir. Bu durum, H2O olarak kodlanan su moleküllerinin belirli şartlarda bir araya gelerek suya “sıvılık” özelliği kazandırmasına benzetilebilir. Su molekülleri sıvı değildir, ama su sıvıdır. Aynı şekilde nöronlar veya sinapslar bilinçli değildir fakat beynin aktivasyonu sonucu bilinç belirebilir.

Searle’ün bu temellendirmesi, sentaks-semantik ayrımında da kendini gösterir. Hesaplamalı algoritmalarla çalışan Turing makinelerinin zihin belirtemeyeceğini bir düşünce deneyi ile ispatlamaya çalışır. Bu deney “Çince odası deneyi” olarak adlandırılan meşhur örnektir:

Bir odanın içindesiniz. Odada bir masa var. Masanın üstünde ise bir kitap. Kitabın içinde Çince sorular ve yan sayfasında ise bu soruların Çince cevapları yer alıyor. Odaya kapının altından atılan kağıtlarda Çince sorular mevcut. Sizin göreviniz ise bu soruları masanın üstündeki kitapta bulup bunlarla eşleşen cevapları yırtarak kapının dışına atmak. Kapının dışında bulunan Çinliler, odanın içinden gelen Çince cevapları anlamlı bularak sizin Çince bildiğinizi sanabilir. Fakat bu durum, sizin Çince konuştuğunuz anlamına gelmez. Sizin yaptığınız yalnızca sentaktik sembolleri eşleyerek bir takım çıktılar elde etmekdir. Bunu yapmak için Çinceyi anlamanız gerekmez. Fakat kimse bu durumda sizin Çinceyi anladığınızı iddia edemez. İçinde bulunduğunuz sistem hesaplamalı bir algoritmadır. Algoritmalar sentaktik sembolleri içerir, fakat zihinlerin semantiği vardır. Yani Çince kelimelerin ve cümlelerin anlamları zihinlerin içeriğidir, hesaplamalı makinelerin değil…

Bu argüman, zihnin bir bilgisayar programı olmadığını savunan araştırmacılar tarafından anlamlı ve tutarlı görülmekle birlikte, Turing takipçileri tarafından gelen itiraz bellidir: Searle, güçlü YZ iddiasını yanlış anlamıştır. Searle bu odada dikkatleri sadece odanın bir elemanına, yani odadaki kişiye odaklamıştır. Fakat odanın tamamı, odadaki kişiden fazla şey ifade eden bir sistemdir. Odadaki kişinin Çince bilmemesi, sistemin yani odanın tamamının Çinceyi anlamayacağı anlamına gelmez. Çünkü bilinçli zihinler Çince konuşurken, bu odanın tamamının yaptığı sistematik işlemden ayrı bir şey yapmaz. Epey güçlü bir itiraz…

Searle bu itiraz karşısında şunu fark eder: Sentaks denen semboller, semantiksiz hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü kağıt üstündeki bir şeklin, bilinçli zihinler nezdinde bir sembol ifade edebilmesi için, zaten ona bir anlam yüklenmiş olması gerekir. Dolayısıyla sentaks ve semantik birbirinden ayrılamayacak niteliklerdir.

Sistemde birtakım semantik anlamlar yüklenmiş sembollerin mevcut olması, sistemin içerdiği Çince sembollerin anlamlarının sistem tarafından farkına varılabildiği anlamına gelmez. Çünkü bu sistemin birtakım anlamlar içerdiği, yalnızca gözlemci tarafından semantik anlamlar yüklendiği takdirde söylenebilir. Aslında bu tüm nesneler için genelleştirilebilir. Bir kağıt paranın içerdiği selüloz lifleri, onun para oluşu ile alakasız olarak yapısal özelliğidir. Onun para oluşu ise, içerdiği selüloz liflerinden veya fiziksel yapısından bağımsız olarak bilinçli gözlemci tarafından ona yüklenen anlamla ilişkilidir. Dahası, bir sistemin yaptığı işlemin “hesaplama” olduğunu söylemek de aynı şekilde bilinçli gözlemcinin ona hesaplama atfetmesi şartına bağlıdır. Pencere örneğinde olduğu gibi. Sistemin içerdiği fizik materyalin türünden bağımsız olarak yaptığı işlemin hesaplama olması, bilinçli zihin tarafından onun hesaplama olduğuna hükmedilmesi şartına bağlıdır. Bu ise, sentaks-semantik ayrımını da aşan, varoluşsal bir argümandır. Dolayısıyla hesaplamalı sistem, içrek yapısındaki anlamların farkına varamayacaktır.

Beynin zihinsel içeriklerini belirten nöronal aktivasyon hesaplamalı bir Turing makinesince simüle edilebilse de bu simülasyonun zihin üreteceğini söylemek, varoluşsal olarak mümkün değildir…


Neo-Darwinizm ve Tanrı İnancının Kökenleri: Bir Deney Tasarımı

Özellikle teistik evrimciliğin öncülük ettiği bir söylem olarak; Neo-Darwinist evrimin canlıların türleşmesine yönelik yalnızca doğal-bilims...