6 Kasım 2021 Cumartesi

Bilinçli Deneyim Ne Kadar Özneldir? Thomas Nagel’in “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?” Makalesine Cevap ve Supramodal Transandantal Entegrasyon Kuramı

Thomas Nagel’in Zihin ve Evren: Materyalist Neo-Darwinci Doğa Görüşü Neden Neredeyse Kesinlikle Yanlış adlı kitabı, 2015’te Jaguar Kitap’tan Özge Çağlar Aksoy’un çevirisiyle yayınlandı. Kitabın adından da anlaşılacağı üzere bilincin ve zihinsel süreçlerin materyalist neo-darwinist indirgemeci açıklamasına baştan sona reddiye içeren bir kitaptı. Fakat Thomas Nagel bilinç araştırmaları alanındaki şöhretini daha çok, 1975 yılında yayınlanan “What is it like to be a bat” başlıklı makalesine borçludur. Bu makale de bahsettiğimiz kitabın sonuna yine Özge Çağlar Aksoy’un çevirisiyle “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir” başlığı ile eklendi. Bu yazıda yapılan alıntılar, bahsettiğimiz yayına atfendir.

Thomas Nagel Zihin ve Evren kitabında ve “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir” makalesinde bilinçli deneyimlerin fiziksel unsurlara indirgenmesinin mümkün olmadığını savunmaktadır:

Materyalizm savunmasını, zihinsel olgunun öznel niteliğini ele almakta açıkça başarısız olan herhangi bir zihinsel olgu analizine dayandırmak anlamsızdır. Dolayısıyla deneyimin öznel niteliği hakkında fikir sahibi olmadan fizikalizm teorisinden ne beklendiğini bilebilmek mümkün değildir.

Nagel’e göre bilinçli deneyimlerin fizikalizm veya materyalizm indirgemeciliği sınırları içinde açıklanamama sebebi, deneyimlerin öznel doğasında yatar. Bir canlının nesneleri nasıl algıladığının, nesneye o canlının –veya o canlı türünün sahip olduğu donanımın- gözünden bakmadan mutlak bir kesinlikle bilinemezliği, bilinçli deneyimlerin öznel olduğuna dair bir çıkarımı beraberinde getirir.

…form ne kadar değişiklik gösterirse göstersin, bir organizmanın en küçük şekilde de olsa bilinçli bir deneyim yaşaması, o organizma olmak gibi bir şeyin mevcut olduğu anlamına gelir. Deneyimin formu hakkında daha başka çıkarımlar yapılması mümkün olabilir; organizmanın davranışı hakkında bile (şüphe duymama rağmen) çıkarımlar yapılabilir. Ancak temelde bir organizma ancak ve ancak o organizma olmak diye bir şey -o organizma için olan bir şey- varsa bilinçli zihinsel durumlara sahiptir. Buna deneyimin öznel niteliği diyebiliriz.

 

Bilinçli deneyimlerin öznel olduğu şeklinde yaygın bir kabul vardır. Bu kabul bilinç araştırmalarının bilimsel zeminde yapılabilirliği tartışmasını da beraberinde getirir. Öznel bir deneyimin nesnel bilimi nasıl yapılabilir sorusu, bilinç araştırmacılarını epeyce meşgul edegelmiştir. Bu kanaat, öznellik problemini bilinç probleminin açıklamasında merkezi konuma yerleştirmiştir. Öznel deneyimlerin fiziksel nicelikler tarafından temsil edilebilmesinin hala bir yolu bulunamamış, fizikalist-materyalist düzlemde bilincin açıklamasının verilebilmesi hala mümkün görünmemektedir.

Nagel, bilinçli deneyimin öznelliğini açıklamak için yarasaların sonar algı yeteneğini örnek vermeyi tercih eder. Kendisi bunu şöyle açıklar:

Öznellik ve bakış açısı arasındaki ilişkiye örnek vermek ve öznel niteliklerin önemini açığa kavuşturmak için, konuyu öznel ve nesnel görüş biçimleri arasındaki farkı net bir şekilde ortaya koyan bir örnekle bağlantılı olarak incelemek yararlı olacaktır. … Yarasaların deneyim yaşadığı inancının temelinin, yarasa olmak diye bir şey olduğu düşüncesi olduğunu söylemiştim. Artık birçok yarasanın (özellikle küçük yarasalar olarak bilinen microchiroptera türü) dış dünyayı öncelikli olarak sonar ya da ekolokasyon ile, yani menzillerindeki nesnelerden gelen yansımaları ani, ince ayarlı, yüksek frekanslı çığlıklarla tespit ederek algıladığını biliyoruz. Beyinleri, dışa giden uyaranları takip eden yanıtlarla ilişkilendirecek şekilde tasarlanmıştır ve bu yolla edindikleri bilgiler yarasaların uzaklık, büyüklük, şekil, hareket ve doku ile ilgili, görme duyusuyla yaptığımıza benzer tam ve kesin ayrımlar yapmalarına olanak sağlar. Ancak yarasa sonarı, şüphesiz bir algı türü olmakla birlikte, sahip olduğumuz herhangi bir duyuya işleyiş açısından benzer değildir ve bizim öznel bir şekilde tecrübe ya da hayal edebileceğimize benzediğini düşünmek için herhangi bir neden yoktur.

 

Demek ki, yarasaların sonar algı sistemleri, aşina olduğumuz duyu yollarımızdan oldukça büyük farklılık gösterdiği için, bir yarasanın (veya başka bir deneyim sahibi varlığın) deneyiminin ona özgü, öznel olduğunu anlamamıza dair bize fikir vermede yazar tarafından oldukça faydalı bulunmuştur. Nagel’in makalesine yönelik bu girizgah, bu yazımızın maksadının hasıl olması için yeterlidir.

Bana göre felsefe tarihinin en büyük ontoloji ve epistemoloji problemi, algıladığımız dünyanın gerçek nesnelerden mi oluştuğu, yoksa zihinsel birer temsil mi olduğu tartışması. Genelde insanlar, algılanan dünyadaki şeylerin zihinsel birer temsil değil gerçek nesneler olduğuna dair derin bir inanç taşır ve yaşamını bu inanç doğrultusunda ontolojik krizlere girmeksizin idame ettirir. Peki bize bilime göre bunun böyle olmadığı söylendiğinde takınmamız gereken tavır ne olmalıdır? Bence ilk önce bilimin gerçekten böyle bir şey söyleyip söylemediğini sorgulamak gerekir.

Galileo’nun bilimselci bakış açısı ve Descartes’in fiziksel olanla (res extensae) zihinsel olanı (res cogitantes) birbirinden ayırmasıyla akademide nesnelerin kendinde renk, koku, ses, tad gibi niteliklere (qualia) sahip olmadığı, bu niteliklerin ikincil nitelikler olarak zihne havale edildiği, esas özelliklerin ise aslında nesnenin nicel (quanta) özellikleri (uzam, hacim, ağırlık gibi) olduğu kabul edilmeye başlandı. Newton’un Principia ile nesnelerin fiziksel ilişkilerini açıklaması ile de bu Kartezyen doğa anlayışının bilimsel anlamda ispatlandığı kabul edildi.

Bu materyalist zihin teorisine şüphesiz direnen düşünürler, bilim adamları oldu. İşte Nagel de bunlardan biridir. Çünkü salt materyalize edilmiş bir dünyada bilinçli deneyimlerin ve nitelcelerin (qualia) açığa çıkışına dair bir açıklama getirilemez. Nesnelerin göründüğü gibi bir varoluşa sahip olmayıp, aslında atomlardan ve moleküllerden oluştuğu şeklindeki fizikalist-materyalist görüşün ilk bakışta 2 noktada defektif olduğu anlaşılır: birincisi, elimizle dokunup gözümüzle gördüğümüz nesnenin aslında zihinsel bir temsil olup o nesnenin sahip olduğu varlığın atomlardan ve moleküllerden teşekkül ettiğine dair inancın kaynağı nedir? Veya kısaca görünür nesnenin var olmadığını söylerken atomların ve moleküllerin gerçekten var olduğuna dair derin inancın kaynağı nedir? İkincisi de, bilimsel verilerin sonuçları da deneyimlere ve duyusal verilerin yorumlanmasına dayanıyorsa, deneyimlerle çıkılan yolun sonunda deneyimin varlığının ortadan kaldırılması mantıksal çelişki anlamına gelir.

Aydınlanma ile birlikte kabul edilen “duyularla elde edilen veriler zihinsel temsillere dönüştürülür, bu veriler nesnelerin kendisine ait değildir” düşüncesi veya algılanan nesnelerin zihinsel temsiller olup algılanan özelliklerine kendisinin sahip olmadığı görüşü, modernist kozmolojik anlayışın sert ve soğuk rüzgarlarına rağmen hala sağduyu sahibi sıradan bir insanın içini huzursuz etmeye devam eder. Çünkü varlığın materyalize edilip kozmoloji yalnızca maddeye irca edilince bilincin ve bilinçli deneyimlerin açığa çıkış problemi kendini gösterir.

Nagel şüphesiz sağduyu sahibi bir felsefeci olarak materyalist-fizikalist bilinç teorisinin, bilinçli deneyimleri ve nitelceleri (quaila – renkler, kokular, sesler, tadlar…) açıklama konusunda savunulucak hiçbir tarafı olmadığının farkındaydı. Bunun nedeni de bilinçli deneyimin öznel oluşuna inanmasıydı.

Buraya kadar Nagel’in bahsettiğimiz düşüncelerini ben de paylaşmakla birlikte, bilinç araştırmalarında yanlış iliklendiğini düşündüğüm ilk düğme olan “bilinçli deneyimin öznel oluşu” sorununa dair biraz açıklama ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bilinçli deneyimlerin öznel olduğu kabulü, bana göre bilinç araştırmalarının bilimsel zeminde yapılabilirliğinin önünü tıkayan ilk postulattır.

Hepimiz hayatımızda birtakım öznel deneyimler sahibi olsak da, bu deneyimlerin diğer insanlar için de (hatta diğer bilinçli varlıklar için de) aynı veya büyük oranda benzer olduğuna dair derin bir inanç taşırız. Çünkü baktığımız veya dokunduğumuz nesnenin zihinsel bir temsil değil gerçek bir nesne olduğunu sağduyumuz bize söyler. Nesne kendinde bir varoluşa sahip ise, o nesne ile ilişki kuracak tüm canlılar da tutarlı ilişkiler ve yanıtlar açığa çıkarıyorsa, o halde bu canlıların deneyimleri de birbirleri ile tutarlı, örtüşen deneyimler olmalıdır. Varlığı x canlısının gözünden göremiyor oluşumuz, o canlının deneyimlerinin gerçekten öznel olduğunu söylemeye bizi müncer kılar mı?

Burada computational chemical phsyics profesörü ve çok saygın bir metafizik araştırmacısı olan Ali Sebetci hocamı anarak onun bir twitter diyalogumuzda naklettiği bir meselden bahsedeceğim. Bir ressam düşünün ki, her şeyi olduğundan daha ince ve uzun çizermiş. Ressam öldükten sonra neden böyle bir tarz geliştirdiği tartışılmaya başlanmış. Birisi demiş ki “çünkü o, gerçekte her şeyi böyle görüyordu”, ötekisi itiraz etmiş “eğer öyle olsaydı çizdikleri bize normal görünürdü, zira onun normali ile bizimki örtüşürdü”. Faraza 1 metre boyundaki bir nesneyi ressamın 2 metre boyunda gördüğünü hayal edin. Ressam bu nesneyi tuvale döktüğünde kendi görüşünden 2 metre, bizim görüşümüzden 1 metre uzunlukta çizecektir, dolayısıyla bize görünen resim, yine nesnenin gerçek boyu ile uyumlu olacaktır. Ali Sebetci hocamın yorumu şu şekilde oldu: “Mevcut canlılar aleminde olan da bu değil mi? Farklı algıladıklarını biliyoruz; örneğin köpeklerin koku duyuları ya da yarasaların nasıl “gördükleri”, ama hala aynı dünyayı paylaşıyor ve birbirimizle anlaşabiliyoruz.”

Evet, deneyimlerimizin öznel olduğunu savunduğumuz canlılar olarak, aynı dünyayı paylaşıyor ve aynı dünyaya dair anlamlı yanıtlar oluşturuyoruz. Burada esas önemli nokta, deneyimlerimizin öznel olduğunu söylememize rağmen dünyaya verdiğimiz yanıtların birbirimize anlamlı gelmeye devam etmesi. O halde deneyimlerin öznel oluşuna alternatif bir yorum doğuyor burada: Deneyimlenen nesnelerin zihinsel birer temsil değil gerçek birer nesne oldukları açığa çıktığına göre bilinçli deneyimler nesneldir, algılar ise canlıların donanımları ölçüsünde çeşitlenebilir.

Yeni matematiksel ve nörolojik paradigma ışığında Gödel teoremlerine ve kendi çalışmalarıma dayanarak ben şunu iddia ediyorum ki, doğruluk ve ispatlanabilirlik birbirinden ayrılmıştır. İnsan aklı, sistem içindeki bazı önermelerin ispatlanamayacağı halde doğru olduğunu görebilecek 3 boyutlu bir akli görüye sahiptir. İşte deneyimlerin herkes için benzer olduğu ve benzer sonuçlar doğurduğuna, deneyimlenen şeyin gerçek bir nesne olup tüm canlıların bu nesne ile anlamlı bir ilişkiye devam ettiğine yönelik taşıdığımız inanç, akli görümüz sayesinde doğru olduğunu gördüğümüz bir önermedir.

Tahminimce Nagel’in yarasa örneğini seçmesinde kendisi açısından almamız gereken ibretler var. Yarasaların pek aşina olmadığımız bir algılama donanımının örneğinin verilmesi, diğer canlılarda bu görme meselesinin nasıl gerçekleştiğini aydınlatabilmiş olduğumuza dair bir ispatlanmamış inanç taşıdığımızı açığa çıkarıyor. Yarasa dışı diğer canlılarla, mesela dört ayaklı memelilerle aramızda büyük farklılık taşımayan, aşina olduğumuz birtakım duyu organları ve donanımlarla elde edilen algıların bizimkine ve birbirine benzer veya nesnel olduğuna dair Nagel’in bir düşünce sahibi olduğu intibaını uyandırıyor. Yarasa gibi uç bir örnek vermesi meseleyi daha açık ifade edebilme amacına matuf olabilir, fakat bu analoji, bedensel donanımın birbirine benzedikçe deneyimin de birbirine benzeyeceğini ve nesnelleşeceğini ima eder. Fakat benim düşünceme göre deneyimin nesnelliği, canlının bedensel donanımı ile değil, nesnenin harici varlığı merkezinde irdelenmesi gereken bir konudur. Çünkü deneyimlenen şeyin öznel zihinsel bir temsil değil, kendinde bir varoluşa sahip gerçek nesnel bir varlık oluğu aşikardır. Bedenler benzeştikçe deneyimlerin de benzeşeceğine dair intiba, bu nedenledir.

Thomas Nagel, makalesinde bilinçli deneyimin nesnel doğası olabileceği ihtimalini de gündeme getirir fakat bu noktayı ucu açık bırakır. Bu konuda verdiği örnek de dikkate şayandır:

Bu olgusallığı yarasaların sonar deneyimlerini betimlemek için geliştirmemiz gerekebilir; ancak insanla başlamak da mümkündür. Örneğin doğuştan kör olan birine görmenin nasıl olduğunu açıklamak için kullanılabilecek kavramlar geliştirmeye çalışılabilir. Kişi en sonunda hiçbir yere varamayabilir, ancak şu an yapabildiğimizden daha nesnel ve çok daha kesin ve doğru bir ifade yöntemi geliştirmek mümkün olmalıdır. Bu konuyla ilgili tartışmalarda karşımıza çıkan farklı türde kesinlikten uzak analojiler, örneğin 'Kırmızı, bir trompetin çıkardığı sese benzer', anlamlı ve işe yarar değildir.

Bilinçli deneyimlerin doğasının aydınlatılması konusunda doğuştan kör olan hastaların katıldığı çalışmalar çok büyük katkı sağlayan veriler sunar. Bundan dolayı bu tür çalışmalar büyük bir literatür oluşturmuştur. İşte bu çalışmalardan biri, bugüne kadar yapılanlar içinde ayrı bir önem verdiğim ve dikkatimi çeken bir çalışma oldu. The Hebrew University of Jerusalem’den Ella Striem-Amit ve Amir Amedi’nin Current Biology dergisinde yayınlanan çalışması Visual Cortex Extrastriate Body-Selective Area Activation in Congenitally Blind People “Seeing” by Using Sounds başlığını taşıyordu (https://doi.org/10.1016/j.cub.2014.02.010). Bu çalışmaya göre doğuştan kör olan 13 hasta incelenmiş, bir insanın vücut hareketleri bir algoritma ile ses haritasına dönüştürülmüş ve doğuştan kör olan 13 hastaya dinletilmiştir. 10 saatlik manipülasyonun sonunda 13 hasta görsel kortekslerini uyararak karşılarındaki vücudun hareketlerini görme yetisinden mahrum oldukları halde tahmin edebilmiştir. Makalenin yazarları, hastalardan alınan bu cevabı, görme duyusu normal olan bir kontrol grubu ile mukayese etmiş ve vücutlara ve yüzlere karşı seçiciliğin her iki grupta da aynı mekanizma ile gerçekleştiğini, temporal işitme veya parietal somatosensöriel kortekslerde değil, oksipital görme korteksinde aktivite gerçekleştiğini fonksiyonel MR görüntüleme ile göstermişlerdir. Kısacası gösterilen mekanizma, “görme” olayında her ne oluyorsa doğuştan kör insanlarda da aynı mekanizmadır ve bu mekanizmanın harekete geçirilmesi ile onların da nesneleri “görebildiklerini” ifade etmeye yetecek nesnel veriyi elde etmeyi sağlamıştır.

Bir nesne ile o nesneye ait duyu algısının bağlanması söz konusudur ve burada algılanan şey hiç şüphesiz gerçek bir nesnedir. Nesne ile algının birbirinden ayrılması, yukarıda saydığımız bir sürü problemi beraberinde getirecektir. Dolayısıyla Kantçı anlamda nesnelerin erscheinung (duyumsanan) ve ding an sich (kendinde şey) şeklinde bir ayrıma tabi tutulmasına alternatif yeni düşünce şekilleri gündeme gelmektedir. Duyumsanan nesne gerçek bir nesnedir, nesnenin kendisidir ve duyumsayan öznede nesnenin algısını hasıl edecek bir görü mevcuttur. Bu görü bir şekilde duyu modalitelerini aşan, supramodal bir entegrasyona işaret etmektedir. Nesnenin algıda inşası sürecinde akıl, son deneysel verilerden elde edilen sonuçlara göre Kant’ın koyduğu şartı, yani hissetme yetisini by-pass edebilmektedir.

Kantçı felsefede nesnenin erschenung yani duyumsanan hali, Nagel’in bahsettiği üzere deneyimin öznel doğasını temsil eder. Fakat deneyimlenen nesnenin gerçek bir nesne olup bu nesneye ait görünün hissetme yetisinden bağımsız olarak aktive edilebiliyor oluşu, ding an sich (kendinde şey) adlı erişilmez, duyumsanmaz, algılanmaz bir formun varlığı üzerine tekrar düşünmeyi dayatır.

Kantçı felsefenin diğer bir önemli ayrımı ise anschaung (görü) ve begriff (kavram) ayrımıdır. Kant bu ayrıma bilindiği üzere eşlerin örtüşmezliği kuralından yola çıkarak varmıştır. Konumuzla ilişkilendirerek şu şekilde temsil edebiliriz: Doğuştan kör bir insana rengin salt kavramlarla anlatılması nasıl mümkün olabilir? Bu problem, Kantçı felsefede saf aklın kavram ve kategorilerinin, duyusal alanda yetkisizce kullanılması sonucu transandantal schein’a yani yanılsamaya götürmesi şeklinde ifade edilir. Çünkü duyu verisi yani görü ile kavramsal veri Kant tarafından ayrılmıştır. Nagel bu ayrımı makalesinde, kırmızının bir trompet sesi ile temsil edilemeyeceğini söyleyerek gündeme getirir. Fakat elde ettiğimiz supramodal transandantal entegrason modeli ise, salt işitsel manipülasyonlar veya kavramsal temsil becerisi sayesinde görme yetisi olmaksızın görünün inşa edilebileceğini savunmaktadır.

Görme yetisinden mahrum olduğu halde nesneleri doğru manipülasyonlar ile 3 boyutlu görüde inşa edebilmek gibi bir yeteneğe sahip olduğumuz deneysel zeminde gösterilmiştir. Buna göre görü, hissetme yetisinden bağımsız supramodal bir entegrasyonun ürünü olup, görme denen olayın da saf ve yalın bir modaliteden ibaret değil, supramodal bir düzeyin kurucu faaliyeti ile gerçekleşen ve duyu verisi ile de –deyim yerindeyse- boyanan bir faaliyet olduğu görülmektedir. O halde duyusal idrak, saf duyu modalitesi ile izah edilemeyecek bir süreçtir.

İdrak, duyu yetisinden bağımsız gerçekleşen bir faaliyettir. Görme yetisinden mahrum olan insanların doğru entegrasyon ile nesnenin topografisini ve hareketlerini 3 boyutlu görüde tahmin ve idrak edebilmesi, nesneye dair bilinçli deneyimlerin öznel değil nesnel doğasına işaret eder. Dakik ve derin araştırmalar sonucu açığa çıkan bu bilimsel yol, sıradan insanların sağduyu ile bildikleri “dünyanın gerçek olduğu ve insanın da onunla iletişim kurduğu” düşüncesine çıkmıştır.

Algılanan dünya her canlı için aynıdır, gerçektir, nesneldir ve kendinde varlığa sahiptir. Dolayısıyla algılanan ile gerçekte/kendinde olan dünyayı birbirinden ayırarak anlamak, sonuçta Kartezyen algı teorisine müncer olacaktır. Kartezyen sınırlar içinde kalındığı sürece bu konuda patinaj çekilmeye devam edilmesi kaçınılmazdır.

Tüm bunlardan çıkardığımız dersle, Nagel’in “yarasa olmak nasıl bir şeydir” şeklindeki sorusunu yeni bir formla baştan sormak istiyorum: Yarasa algıladığı dünyanın bir resmini çizse, nasıl bir resim çizerdi? Cevap: bizim gördüğümüz dünyanın aynını çizerdi…


2 yorum:

  1. Müsaadenizle birkaç sorum olacak:
    1. "supramodal bir düzeyin kurucu faaliyet"ten kastınız, Ayhan Çitil hocanın kendi kuramında bahsettiği "asli failin fiili" yani Allah Teala'nın fiili midir? Supramodal entegrasyon kuramınızı başka bir yazınızda açabilir misiniz?
    2. Yukarıda bahsedilen deney, nesnenin algıda inşası sürecinde hissetme yetisini by-pass ediyor mu hakikaten? Zira, görme engelli kişilere uygulanan manipülasyon en nihayetinde onların beynindeki görme merkezini harekete geçirmiştir. Bunun göz ile veya başka bir vasıtayla gerçekleşiyor olması hissetme yetisinin by-pass edildiğini gösterir mi?
    3. Yarasa algıladığı dünyanın bir resmini çizse, bizim gördüğümüz dünyanın aynını çizerdi. Fakat aynı renkte çizebilir miydi? Bu sebeple Yarasanın gördüğünden, veya söz konusu deneye konu olan görme engelli kişilerin gördüğünden söz edebilir miyiz?
    4. Son sorum bu yazıyı ilgilendirmiyor, fakat twitter'ımı kapattığım için buradan sorabileceğimi fark ettim. Manzotti'yi çürüttüğünüzden bahsetmiştiniz ve kısa bir açıklama yapmıştınız hocam ancak sonrasında bulamadım. Bu konuya ilişkin daha uzun bir yazı yazmayı düşünüyor musunuz? Sağduyum Manzotti'nin bilimsel veriler ile bilinci mezcetmek için çırpındığını ve göreli varlık diye bir şeyin olamayacağını söylüyor fakat aklımı da iyice doyurmak istediğim için bu durumu arz ettim.
    Allah istikametten ayırmasın. Sessiz ve sıkı bir takipçinizim. Kolaylıklar diliyorum.

    YanıtlaSil
  2. 3. Görme dendiğinde bir şekilde renkli dünyanın göz önüne gelmesi kabul edilebilir bir yatkınlık. Halbuki renk de görüsel alandaki cismani nesnelere ait bağlamsal bir özellik, yani bir Gibson değişkeni. İki ayrı canlının dünyayı aynı renkte ve aynı şekilsel özelliklerde görmediğini tahmin edebiliyoruz. Bu durum iki ayrı insan için de, hatta aynı insanın 2 ayrı durumu ve ayrı çevresel şartları için de geçerlidir. İşte tam bu noktada deneyimin öznelliğini kabul etmek gibi bir hataya düşüyoruz. Farklı renklerde, boyutlarda, şekillerde algılamak neden deneyimin öznel olduğunu söylemeye mecbur kılıyor bizi? Sonuçta aynı dünyada yaşıyor, birbirimizle anlaşıyoruz. Nesnelerden pratik anlamda beklentilerimiz, nesnelere verdiğimiz yanıtlar ortak ve ortak anlamları içeriyor. Körlerin karşılarında duran bedenin hareketini, gerçek hareketini biliyor olmaları deneyimin nesnel doğasını gösteriyor. Sizinle aynı renkte, aynı uzunlukta, aynı açıda görmesini bir körden değil, sağlıklı gözlere sahip birinden dahi beklemeniz gerekmez. Gözün korneasındaki veya lensindeki şekil bozuklularının nesnelerin şekillerinin algısında değişikliğe sebep olabileceği gibi retinasındaki rod/koni oranı renklerin algısında değişikliğe sebep olabilir. Fakat algılanan nesne her algılayan için aynı nesnedir, gerçek bir nesnedir. Algılayan öznelerin dış dünyaya entegrasyonu, bir şekilde aynı nesnel zemine oturur. Benim mavi gördüğüm bir perdeyi siz koyu lacivert görüyor olabilirsiniz, fakat bu perdenin güneşi ne kadar kesebileceğine dair ikimizin tahmini de aşağı yukarı aynıdır. Mesafeleri olduğundan daha kısa gören bir insan, sırf bu algı şeklinden dolayı uçurumun kenarındayken sizden veya benden daha çok düşme korkusu yaşamaz, özel bir fobisi yoksa.

    4. Manzotti’yi çürüttüğümden bahsetmemişimdir, genelde bu şekilde kesin yargılarda bulunmaktan kaçınırım. Fakat Manzotti’den farklı düşündüğüm noktalar olduğu doğrudur, bu noktaları da kendisiyle paylaştım, kendisi de memnuniyetle karşılayıp gerekçelerini sundu. Kendisi benim fevkalade etkilendiğim hatta büyülendiğim bir düşünür. Lakin bilimsel veriler ile bilinci mezcetmek bugün tüm filozofların ve nörobilimcilerin hayalidir, tüm dünya bunun için çırpınıyor zaten. Manzotti’nin kendi teorisi, özellikle bilinçli deneyimlerin nöronlara indirgenemeyeceğini anlatışı, materyalist bilinç teorisine karşı direnişi adeta benim dogmatik uykumdan uyanmamı sağladı. Gelgelelim, bilincin dış dünyada konumlanması konusunda kendisine katılmıyorum. Lakin göreli varoluş düşüncesine çok uzak değilim. İçinde yaşadığımız dünyadaki algılanabilir cisimler bir şekilde “kısmen algılanabilir” olmak zorundadır. Cismani algılanabilir dünyadaki oyuna dahil olmanın gerek koşulu budur. Bir önceki cevabım ile de ilişkili biraz. Tamamiyle algılanabilir olmak, yani Kantçı anlamda “ding an sich”in algılanması, o nesnenin cismani bir nesne olarak varlığını sürdürememesi anlamına gelir. Dolayısıyla bir cismin algılanan tüm özellikleri bağlamsaldır, bir anlamda rölatiftir. Ben tüm varoluşu cismani dünyadan ibaret görmediğim için varoluşun tamamının rölatif olduğu düşüncesinde değilim, fakat göreli cismaniliğin bu anlamda kabul edilebilir olduğunu, hatta cismani olmanın veya algılanabilir olmanın rölatif olmak anlamına geldiğini düşünüyorum.

    YanıtlaSil

Neo-Darwinizm ve Tanrı İnancının Kökenleri: Bir Deney Tasarımı

Özellikle teistik evrimciliğin öncülük ettiği bir söylem olarak; Neo-Darwinist evrimin canlıların türleşmesine yönelik yalnızca doğal-bilims...