6 Kasım 2021 Cumartesi

Bilinçli Deneyim Ne Kadar Özneldir? Thomas Nagel’in “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?” Makalesine Cevap ve Supramodal Transandantal Entegrasyon Kuramı

Thomas Nagel’in Zihin ve Evren: Materyalist Neo-Darwinci Doğa Görüşü Neden Neredeyse Kesinlikle Yanlış adlı kitabı, 2015’te Jaguar Kitap’tan Özge Çağlar Aksoy’un çevirisiyle yayınlandı. Kitabın adından da anlaşılacağı üzere bilincin ve zihinsel süreçlerin materyalist neo-darwinist indirgemeci açıklamasına baştan sona reddiye içeren bir kitaptı. Fakat Thomas Nagel bilinç araştırmaları alanındaki şöhretini daha çok, 1975 yılında yayınlanan “What is it like to be a bat” başlıklı makalesine borçludur. Bu makale de bahsettiğimiz kitabın sonuna yine Özge Çağlar Aksoy’un çevirisiyle “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir” başlığı ile eklendi. Bu yazıda yapılan alıntılar, bahsettiğimiz yayına atfendir.

Thomas Nagel Zihin ve Evren kitabında ve “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir” makalesinde bilinçli deneyimlerin fiziksel unsurlara indirgenmesinin mümkün olmadığını savunmaktadır:

Materyalizm savunmasını, zihinsel olgunun öznel niteliğini ele almakta açıkça başarısız olan herhangi bir zihinsel olgu analizine dayandırmak anlamsızdır. Dolayısıyla deneyimin öznel niteliği hakkında fikir sahibi olmadan fizikalizm teorisinden ne beklendiğini bilebilmek mümkün değildir.

Nagel’e göre bilinçli deneyimlerin fizikalizm veya materyalizm indirgemeciliği sınırları içinde açıklanamama sebebi, deneyimlerin öznel doğasında yatar. Bir canlının nesneleri nasıl algıladığının, nesneye o canlının –veya o canlı türünün sahip olduğu donanımın- gözünden bakmadan mutlak bir kesinlikle bilinemezliği, bilinçli deneyimlerin öznel olduğuna dair bir çıkarımı beraberinde getirir.

…form ne kadar değişiklik gösterirse göstersin, bir organizmanın en küçük şekilde de olsa bilinçli bir deneyim yaşaması, o organizma olmak gibi bir şeyin mevcut olduğu anlamına gelir. Deneyimin formu hakkında daha başka çıkarımlar yapılması mümkün olabilir; organizmanın davranışı hakkında bile (şüphe duymama rağmen) çıkarımlar yapılabilir. Ancak temelde bir organizma ancak ve ancak o organizma olmak diye bir şey -o organizma için olan bir şey- varsa bilinçli zihinsel durumlara sahiptir. Buna deneyimin öznel niteliği diyebiliriz.

 

Bilinçli deneyimlerin öznel olduğu şeklinde yaygın bir kabul vardır. Bu kabul bilinç araştırmalarının bilimsel zeminde yapılabilirliği tartışmasını da beraberinde getirir. Öznel bir deneyimin nesnel bilimi nasıl yapılabilir sorusu, bilinç araştırmacılarını epeyce meşgul edegelmiştir. Bu kanaat, öznellik problemini bilinç probleminin açıklamasında merkezi konuma yerleştirmiştir. Öznel deneyimlerin fiziksel nicelikler tarafından temsil edilebilmesinin hala bir yolu bulunamamış, fizikalist-materyalist düzlemde bilincin açıklamasının verilebilmesi hala mümkün görünmemektedir.

Nagel, bilinçli deneyimin öznelliğini açıklamak için yarasaların sonar algı yeteneğini örnek vermeyi tercih eder. Kendisi bunu şöyle açıklar:

Öznellik ve bakış açısı arasındaki ilişkiye örnek vermek ve öznel niteliklerin önemini açığa kavuşturmak için, konuyu öznel ve nesnel görüş biçimleri arasındaki farkı net bir şekilde ortaya koyan bir örnekle bağlantılı olarak incelemek yararlı olacaktır. … Yarasaların deneyim yaşadığı inancının temelinin, yarasa olmak diye bir şey olduğu düşüncesi olduğunu söylemiştim. Artık birçok yarasanın (özellikle küçük yarasalar olarak bilinen microchiroptera türü) dış dünyayı öncelikli olarak sonar ya da ekolokasyon ile, yani menzillerindeki nesnelerden gelen yansımaları ani, ince ayarlı, yüksek frekanslı çığlıklarla tespit ederek algıladığını biliyoruz. Beyinleri, dışa giden uyaranları takip eden yanıtlarla ilişkilendirecek şekilde tasarlanmıştır ve bu yolla edindikleri bilgiler yarasaların uzaklık, büyüklük, şekil, hareket ve doku ile ilgili, görme duyusuyla yaptığımıza benzer tam ve kesin ayrımlar yapmalarına olanak sağlar. Ancak yarasa sonarı, şüphesiz bir algı türü olmakla birlikte, sahip olduğumuz herhangi bir duyuya işleyiş açısından benzer değildir ve bizim öznel bir şekilde tecrübe ya da hayal edebileceğimize benzediğini düşünmek için herhangi bir neden yoktur.

 

Demek ki, yarasaların sonar algı sistemleri, aşina olduğumuz duyu yollarımızdan oldukça büyük farklılık gösterdiği için, bir yarasanın (veya başka bir deneyim sahibi varlığın) deneyiminin ona özgü, öznel olduğunu anlamamıza dair bize fikir vermede yazar tarafından oldukça faydalı bulunmuştur. Nagel’in makalesine yönelik bu girizgah, bu yazımızın maksadının hasıl olması için yeterlidir.

Bana göre felsefe tarihinin en büyük ontoloji ve epistemoloji problemi, algıladığımız dünyanın gerçek nesnelerden mi oluştuğu, yoksa zihinsel birer temsil mi olduğu tartışması. Genelde insanlar, algılanan dünyadaki şeylerin zihinsel birer temsil değil gerçek nesneler olduğuna dair derin bir inanç taşır ve yaşamını bu inanç doğrultusunda ontolojik krizlere girmeksizin idame ettirir. Peki bize bilime göre bunun böyle olmadığı söylendiğinde takınmamız gereken tavır ne olmalıdır? Bence ilk önce bilimin gerçekten böyle bir şey söyleyip söylemediğini sorgulamak gerekir.

Galileo’nun bilimselci bakış açısı ve Descartes’in fiziksel olanla (res extensae) zihinsel olanı (res cogitantes) birbirinden ayırmasıyla akademide nesnelerin kendinde renk, koku, ses, tad gibi niteliklere (qualia) sahip olmadığı, bu niteliklerin ikincil nitelikler olarak zihne havale edildiği, esas özelliklerin ise aslında nesnenin nicel (quanta) özellikleri (uzam, hacim, ağırlık gibi) olduğu kabul edilmeye başlandı. Newton’un Principia ile nesnelerin fiziksel ilişkilerini açıklaması ile de bu Kartezyen doğa anlayışının bilimsel anlamda ispatlandığı kabul edildi.

Bu materyalist zihin teorisine şüphesiz direnen düşünürler, bilim adamları oldu. İşte Nagel de bunlardan biridir. Çünkü salt materyalize edilmiş bir dünyada bilinçli deneyimlerin ve nitelcelerin (qualia) açığa çıkışına dair bir açıklama getirilemez. Nesnelerin göründüğü gibi bir varoluşa sahip olmayıp, aslında atomlardan ve moleküllerden oluştuğu şeklindeki fizikalist-materyalist görüşün ilk bakışta 2 noktada defektif olduğu anlaşılır: birincisi, elimizle dokunup gözümüzle gördüğümüz nesnenin aslında zihinsel bir temsil olup o nesnenin sahip olduğu varlığın atomlardan ve moleküllerden teşekkül ettiğine dair inancın kaynağı nedir? Veya kısaca görünür nesnenin var olmadığını söylerken atomların ve moleküllerin gerçekten var olduğuna dair derin inancın kaynağı nedir? İkincisi de, bilimsel verilerin sonuçları da deneyimlere ve duyusal verilerin yorumlanmasına dayanıyorsa, deneyimlerle çıkılan yolun sonunda deneyimin varlığının ortadan kaldırılması mantıksal çelişki anlamına gelir.

Aydınlanma ile birlikte kabul edilen “duyularla elde edilen veriler zihinsel temsillere dönüştürülür, bu veriler nesnelerin kendisine ait değildir” düşüncesi veya algılanan nesnelerin zihinsel temsiller olup algılanan özelliklerine kendisinin sahip olmadığı görüşü, modernist kozmolojik anlayışın sert ve soğuk rüzgarlarına rağmen hala sağduyu sahibi sıradan bir insanın içini huzursuz etmeye devam eder. Çünkü varlığın materyalize edilip kozmoloji yalnızca maddeye irca edilince bilincin ve bilinçli deneyimlerin açığa çıkış problemi kendini gösterir.

Nagel şüphesiz sağduyu sahibi bir felsefeci olarak materyalist-fizikalist bilinç teorisinin, bilinçli deneyimleri ve nitelceleri (quaila – renkler, kokular, sesler, tadlar…) açıklama konusunda savunulucak hiçbir tarafı olmadığının farkındaydı. Bunun nedeni de bilinçli deneyimin öznel oluşuna inanmasıydı.

Buraya kadar Nagel’in bahsettiğimiz düşüncelerini ben de paylaşmakla birlikte, bilinç araştırmalarında yanlış iliklendiğini düşündüğüm ilk düğme olan “bilinçli deneyimin öznel oluşu” sorununa dair biraz açıklama ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bilinçli deneyimlerin öznel olduğu kabulü, bana göre bilinç araştırmalarının bilimsel zeminde yapılabilirliğinin önünü tıkayan ilk postulattır.

Hepimiz hayatımızda birtakım öznel deneyimler sahibi olsak da, bu deneyimlerin diğer insanlar için de (hatta diğer bilinçli varlıklar için de) aynı veya büyük oranda benzer olduğuna dair derin bir inanç taşırız. Çünkü baktığımız veya dokunduğumuz nesnenin zihinsel bir temsil değil gerçek bir nesne olduğunu sağduyumuz bize söyler. Nesne kendinde bir varoluşa sahip ise, o nesne ile ilişki kuracak tüm canlılar da tutarlı ilişkiler ve yanıtlar açığa çıkarıyorsa, o halde bu canlıların deneyimleri de birbirleri ile tutarlı, örtüşen deneyimler olmalıdır. Varlığı x canlısının gözünden göremiyor oluşumuz, o canlının deneyimlerinin gerçekten öznel olduğunu söylemeye bizi müncer kılar mı?

Burada computational chemical phsyics profesörü ve çok saygın bir metafizik araştırmacısı olan Ali Sebetci hocamı anarak onun bir twitter diyalogumuzda naklettiği bir meselden bahsedeceğim. Bir ressam düşünün ki, her şeyi olduğundan daha ince ve uzun çizermiş. Ressam öldükten sonra neden böyle bir tarz geliştirdiği tartışılmaya başlanmış. Birisi demiş ki “çünkü o, gerçekte her şeyi böyle görüyordu”, ötekisi itiraz etmiş “eğer öyle olsaydı çizdikleri bize normal görünürdü, zira onun normali ile bizimki örtüşürdü”. Faraza 1 metre boyundaki bir nesneyi ressamın 2 metre boyunda gördüğünü hayal edin. Ressam bu nesneyi tuvale döktüğünde kendi görüşünden 2 metre, bizim görüşümüzden 1 metre uzunlukta çizecektir, dolayısıyla bize görünen resim, yine nesnenin gerçek boyu ile uyumlu olacaktır. Ali Sebetci hocamın yorumu şu şekilde oldu: “Mevcut canlılar aleminde olan da bu değil mi? Farklı algıladıklarını biliyoruz; örneğin köpeklerin koku duyuları ya da yarasaların nasıl “gördükleri”, ama hala aynı dünyayı paylaşıyor ve birbirimizle anlaşabiliyoruz.”

Evet, deneyimlerimizin öznel olduğunu savunduğumuz canlılar olarak, aynı dünyayı paylaşıyor ve aynı dünyaya dair anlamlı yanıtlar oluşturuyoruz. Burada esas önemli nokta, deneyimlerimizin öznel olduğunu söylememize rağmen dünyaya verdiğimiz yanıtların birbirimize anlamlı gelmeye devam etmesi. O halde deneyimlerin öznel oluşuna alternatif bir yorum doğuyor burada: Deneyimlenen nesnelerin zihinsel birer temsil değil gerçek birer nesne oldukları açığa çıktığına göre bilinçli deneyimler nesneldir, algılar ise canlıların donanımları ölçüsünde çeşitlenebilir.

Yeni matematiksel ve nörolojik paradigma ışığında Gödel teoremlerine ve kendi çalışmalarıma dayanarak ben şunu iddia ediyorum ki, doğruluk ve ispatlanabilirlik birbirinden ayrılmıştır. İnsan aklı, sistem içindeki bazı önermelerin ispatlanamayacağı halde doğru olduğunu görebilecek 3 boyutlu bir akli görüye sahiptir. İşte deneyimlerin herkes için benzer olduğu ve benzer sonuçlar doğurduğuna, deneyimlenen şeyin gerçek bir nesne olup tüm canlıların bu nesne ile anlamlı bir ilişkiye devam ettiğine yönelik taşıdığımız inanç, akli görümüz sayesinde doğru olduğunu gördüğümüz bir önermedir.

Tahminimce Nagel’in yarasa örneğini seçmesinde kendisi açısından almamız gereken ibretler var. Yarasaların pek aşina olmadığımız bir algılama donanımının örneğinin verilmesi, diğer canlılarda bu görme meselesinin nasıl gerçekleştiğini aydınlatabilmiş olduğumuza dair bir ispatlanmamış inanç taşıdığımızı açığa çıkarıyor. Yarasa dışı diğer canlılarla, mesela dört ayaklı memelilerle aramızda büyük farklılık taşımayan, aşina olduğumuz birtakım duyu organları ve donanımlarla elde edilen algıların bizimkine ve birbirine benzer veya nesnel olduğuna dair Nagel’in bir düşünce sahibi olduğu intibaını uyandırıyor. Yarasa gibi uç bir örnek vermesi meseleyi daha açık ifade edebilme amacına matuf olabilir, fakat bu analoji, bedensel donanımın birbirine benzedikçe deneyimin de birbirine benzeyeceğini ve nesnelleşeceğini ima eder. Fakat benim düşünceme göre deneyimin nesnelliği, canlının bedensel donanımı ile değil, nesnenin harici varlığı merkezinde irdelenmesi gereken bir konudur. Çünkü deneyimlenen şeyin öznel zihinsel bir temsil değil, kendinde bir varoluşa sahip gerçek nesnel bir varlık oluğu aşikardır. Bedenler benzeştikçe deneyimlerin de benzeşeceğine dair intiba, bu nedenledir.

Thomas Nagel, makalesinde bilinçli deneyimin nesnel doğası olabileceği ihtimalini de gündeme getirir fakat bu noktayı ucu açık bırakır. Bu konuda verdiği örnek de dikkate şayandır:

Bu olgusallığı yarasaların sonar deneyimlerini betimlemek için geliştirmemiz gerekebilir; ancak insanla başlamak da mümkündür. Örneğin doğuştan kör olan birine görmenin nasıl olduğunu açıklamak için kullanılabilecek kavramlar geliştirmeye çalışılabilir. Kişi en sonunda hiçbir yere varamayabilir, ancak şu an yapabildiğimizden daha nesnel ve çok daha kesin ve doğru bir ifade yöntemi geliştirmek mümkün olmalıdır. Bu konuyla ilgili tartışmalarda karşımıza çıkan farklı türde kesinlikten uzak analojiler, örneğin 'Kırmızı, bir trompetin çıkardığı sese benzer', anlamlı ve işe yarar değildir.

Bilinçli deneyimlerin doğasının aydınlatılması konusunda doğuştan kör olan hastaların katıldığı çalışmalar çok büyük katkı sağlayan veriler sunar. Bundan dolayı bu tür çalışmalar büyük bir literatür oluşturmuştur. İşte bu çalışmalardan biri, bugüne kadar yapılanlar içinde ayrı bir önem verdiğim ve dikkatimi çeken bir çalışma oldu. The Hebrew University of Jerusalem’den Ella Striem-Amit ve Amir Amedi’nin Current Biology dergisinde yayınlanan çalışması Visual Cortex Extrastriate Body-Selective Area Activation in Congenitally Blind People “Seeing” by Using Sounds başlığını taşıyordu (https://doi.org/10.1016/j.cub.2014.02.010). Bu çalışmaya göre doğuştan kör olan 13 hasta incelenmiş, bir insanın vücut hareketleri bir algoritma ile ses haritasına dönüştürülmüş ve doğuştan kör olan 13 hastaya dinletilmiştir. 10 saatlik manipülasyonun sonunda 13 hasta görsel kortekslerini uyararak karşılarındaki vücudun hareketlerini görme yetisinden mahrum oldukları halde tahmin edebilmiştir. Makalenin yazarları, hastalardan alınan bu cevabı, görme duyusu normal olan bir kontrol grubu ile mukayese etmiş ve vücutlara ve yüzlere karşı seçiciliğin her iki grupta da aynı mekanizma ile gerçekleştiğini, temporal işitme veya parietal somatosensöriel kortekslerde değil, oksipital görme korteksinde aktivite gerçekleştiğini fonksiyonel MR görüntüleme ile göstermişlerdir. Kısacası gösterilen mekanizma, “görme” olayında her ne oluyorsa doğuştan kör insanlarda da aynı mekanizmadır ve bu mekanizmanın harekete geçirilmesi ile onların da nesneleri “görebildiklerini” ifade etmeye yetecek nesnel veriyi elde etmeyi sağlamıştır.

Bir nesne ile o nesneye ait duyu algısının bağlanması söz konusudur ve burada algılanan şey hiç şüphesiz gerçek bir nesnedir. Nesne ile algının birbirinden ayrılması, yukarıda saydığımız bir sürü problemi beraberinde getirecektir. Dolayısıyla Kantçı anlamda nesnelerin erscheinung (duyumsanan) ve ding an sich (kendinde şey) şeklinde bir ayrıma tabi tutulmasına alternatif yeni düşünce şekilleri gündeme gelmektedir. Duyumsanan nesne gerçek bir nesnedir, nesnenin kendisidir ve duyumsayan öznede nesnenin algısını hasıl edecek bir görü mevcuttur. Bu görü bir şekilde duyu modalitelerini aşan, supramodal bir entegrasyona işaret etmektedir. Nesnenin algıda inşası sürecinde akıl, son deneysel verilerden elde edilen sonuçlara göre Kant’ın koyduğu şartı, yani hissetme yetisini by-pass edebilmektedir.

Kantçı felsefede nesnenin erschenung yani duyumsanan hali, Nagel’in bahsettiği üzere deneyimin öznel doğasını temsil eder. Fakat deneyimlenen nesnenin gerçek bir nesne olup bu nesneye ait görünün hissetme yetisinden bağımsız olarak aktive edilebiliyor oluşu, ding an sich (kendinde şey) adlı erişilmez, duyumsanmaz, algılanmaz bir formun varlığı üzerine tekrar düşünmeyi dayatır.

Kantçı felsefenin diğer bir önemli ayrımı ise anschaung (görü) ve begriff (kavram) ayrımıdır. Kant bu ayrıma bilindiği üzere eşlerin örtüşmezliği kuralından yola çıkarak varmıştır. Konumuzla ilişkilendirerek şu şekilde temsil edebiliriz: Doğuştan kör bir insana rengin salt kavramlarla anlatılması nasıl mümkün olabilir? Bu problem, Kantçı felsefede saf aklın kavram ve kategorilerinin, duyusal alanda yetkisizce kullanılması sonucu transandantal schein’a yani yanılsamaya götürmesi şeklinde ifade edilir. Çünkü duyu verisi yani görü ile kavramsal veri Kant tarafından ayrılmıştır. Nagel bu ayrımı makalesinde, kırmızının bir trompet sesi ile temsil edilemeyeceğini söyleyerek gündeme getirir. Fakat elde ettiğimiz supramodal transandantal entegrason modeli ise, salt işitsel manipülasyonlar veya kavramsal temsil becerisi sayesinde görme yetisi olmaksızın görünün inşa edilebileceğini savunmaktadır.

Görme yetisinden mahrum olduğu halde nesneleri doğru manipülasyonlar ile 3 boyutlu görüde inşa edebilmek gibi bir yeteneğe sahip olduğumuz deneysel zeminde gösterilmiştir. Buna göre görü, hissetme yetisinden bağımsız supramodal bir entegrasyonun ürünü olup, görme denen olayın da saf ve yalın bir modaliteden ibaret değil, supramodal bir düzeyin kurucu faaliyeti ile gerçekleşen ve duyu verisi ile de –deyim yerindeyse- boyanan bir faaliyet olduğu görülmektedir. O halde duyusal idrak, saf duyu modalitesi ile izah edilemeyecek bir süreçtir.

İdrak, duyu yetisinden bağımsız gerçekleşen bir faaliyettir. Görme yetisinden mahrum olan insanların doğru entegrasyon ile nesnenin topografisini ve hareketlerini 3 boyutlu görüde tahmin ve idrak edebilmesi, nesneye dair bilinçli deneyimlerin öznel değil nesnel doğasına işaret eder. Dakik ve derin araştırmalar sonucu açığa çıkan bu bilimsel yol, sıradan insanların sağduyu ile bildikleri “dünyanın gerçek olduğu ve insanın da onunla iletişim kurduğu” düşüncesine çıkmıştır.

Algılanan dünya her canlı için aynıdır, gerçektir, nesneldir ve kendinde varlığa sahiptir. Dolayısıyla algılanan ile gerçekte/kendinde olan dünyayı birbirinden ayırarak anlamak, sonuçta Kartezyen algı teorisine müncer olacaktır. Kartezyen sınırlar içinde kalındığı sürece bu konuda patinaj çekilmeye devam edilmesi kaçınılmazdır.

Tüm bunlardan çıkardığımız dersle, Nagel’in “yarasa olmak nasıl bir şeydir” şeklindeki sorusunu yeni bir formla baştan sormak istiyorum: Yarasa algıladığı dünyanın bir resmini çizse, nasıl bir resim çizerdi? Cevap: bizim gördüğümüz dünyanın aynını çizerdi…


8 Ağustos 2021 Pazar

Modern Kelamî Kozmolojiye Modern Bilimden Neden Ekmek Çıkmaz?

Aydınlanmanın belki en önemli filozofu olan Kant'ın metafizik eleştirileri ve kendi ifadesiyle metafiziği mahkemeye çıkarma ve yargılama çabası malumdur. Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi'nden anladığımıza göre metafizik, bilimin emin yoluna tarih boyunca girmemiştir ve girmesi de mümkün görünmemekte. Kant, bazı metafizik nesnelerin akıl tarafından inşasını "antinomi" olarak tarifler. Bu antinomilerden biri, evrenin ezelden beri mi var olduğu, yoksa sonradan mı var olduğu meselesidir. Buna göre teorik akıl her iki seçeneğe yönelik gerekçeler sunar ve kesin bir karara varamaz. Yani bu soru, antinomiktir, saf aklın sınırları dahilinde cevaplandırılamaz.

Fakat son zamanlarda bazı düşünürler ve akademisyenler tarafından şöyle bir düşünce dile getiriliyor: 20. yüzyılın modern bazı bilimsel gelişmeleri, Kant'ın antinomilerini çözüme kavuşturmakta ve Kant'ın metafiziğe yönelik eleştirilerini yıkmaktadır.

Talha Hakan Alp tarafından 17 Ocak 2021 tarihinde yazılmış bir tweet'te "Müslüman akademisyen/düşünürler tarafından, Kant’tan itibaren son iki yüz yılda metafiziğe yöneltilen eleştirilerle yüzleşmeden/hesaplaşmadan ortaya konan varlık, bilgi ve ahlak felsefelerine güven duyamıyorum. Başarılı olanlarının farkı ya cedel ya retorik gücüne dayanıyor." deniyordu. Enis Doko'nun bu tweet'e verdiği 18 Ocak 2021 tarihli cevapta ise şöyle deniyordu: "Sayın hocam benim metafiziğin temelleri kitabının giriş bölümünde Kant'ın eleştirilerine kısmen değinip cevap vermeye çalışıyorum. Ancak kanaatimce Kant'ı yıkan çağdaş bilimdir. Sentetik A priori'ye verdiği tüm örnekler 20 yüzyılın başında gelişen bilim tarafından yanlışlandı."

Enis Doko'nun "Kant'ın sentetik a priori'ye verdiği tüm örnekler" derken neyi kastettiği kendisi tarafından açıklanmaya muhtaç gibi. Fakat tahminimce Kant'ın antinomilerini kastediyor ve 20. yüzyıl başındaki bilimsel gelişmelerin Kant'ın antinomilerini yanlışladığını ve Kant'ı yıktığını iddia ediyor. Evrenin ezelî olup olmaması ile ilgili antinomiyi yıkan(!) bilimsel gelişmenin de evrenin genişlemesi ve big bang teorisi olduğunu tahmin etmek güç değil.

2017 Van baskısıyla ve Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm başlığıyla basılan “İlahiyat Fakülteleri XXII Kelâm Koordinasyon Toplantısı Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Sempozyumu Bildiri Metinleri Kitabı”nın 107. sayfasında Mehmet Bulğen’e ait “Kant'ın Agnostik Antinomileri ve Kelamcıların Kozmolojik Argümanları: Modem Bilim Açısından Bir Değerlendirme” başlığıyla bir makale yayınlamıştı. Dipnotlardaki linkten yayına ulaşılabilir.1 Bu metinde Mehmet Bulğen, modern bilimdeki bazı gelişmelerin Kant’ın antinomilerini çözüme kavuşturuyor göründüğünü savunmaktaydı. Bilimsel Kozmoloji ve Kant’ın Antinomileri başlığı altında Bulğen, big bang teorisinin evrenin ezelden beri var olmadığını, aksine sonradan var olduğunu kanıtladığını, bu vesileyle Kant’ın antinomisini çözüme kavuşturduğunu savunuyordu. Big bang teorisi tarafından desteklenen evrenin sonradan var olduğu düşüncesi ise, kelâmî kozmolojideki “alemin hudûsu” görüşünü destekliyordu. Buna göre modern bilimsel gelişmeler Kant’ı ve onun agnostik antinomilerini çözüme kavuşturmuş ve kelamî kozmolojiyi haklı çıkarmıştı.

Bu düşünce algoritmasını birkaç gerekçeyle arızalı bulduğum için bu yazıyı yazmaya karar verdim. Çünkü bilim-felsefe ilişkisi ve bunun kelâm ile irtibatı meselelerinin yeterince hassas ve dakik bir metotla ele alınmadığını, daha derinlikli ve etraflı düşünülmüş kuramların gerekliliğini düşünmekteyim. Yukarıda özetlediğim düşünce algoritmasını, birbirini takip eden kademeli 3 soru ile eleştireceğim. Bu sorular şunlar:

1-  Big bang teorisinin Kant’ın “evrenin ezelî olup olmaması” antinomisini çözdüğü varsayıldığı takdirde Kant’ın felsefesi Enis Doko’nun iddia ettiği gibi yıkılır mı?

2-  Big bang teorisi, alemin sonradan var olduğunu gösterir mi, dolayısıyla bu teori Kant’ın “evrenin ezelî olup olmaması” antinomisini Mehmet Bulğen’in iddia ettiği gibi gerçekten çözmüş müdür?

3-  Big bang teorisine ne kadar doğruluk atfedilebilir?

Birinci soruyla başlayalım:

Aydınlanmanın en önemli filozofu Kant’ın en az Saf Aklın Eleştirisi kadar önemli olduğunu düşündüğüm başka bir eseri daha var ki, ismi Prolegomena zu einer jeden künftigen Metaphysik, die als Wissenschaft wird auftreten können, yani “Gelecekte bilim olarak ortaya çıkabilecek tüm metafiziklere Prolegomena”. Kısaca Prolegomena.

Kant, Prolegomena’nın önsözünde, Saf Aklın Eleştirisi’ni telif ettiği zaman büyük bir ilgilyle karşılanacağını ve değeri geniş çevrelerce takdir edilerek ve anlaşılarak hak ettiği saygıyı göreceğini tahmin ettiğini, fakat şaşırtıcı bir şekilde takdir edilmek şöyle dursun tam tersine sıkı eleştirilere maruz kaldığını belirtiyor. Herhalde kitabının tam anlaşılmamış olabileceği ihtimaline yönelik Saf Aklın Eleştirisi’nin hem özeti, hem şerhi babında Prolegomena’yı yazdığını belirtiyor. Esasında Prolegomena’nın yazılış amacı, kitabın isminden belli. Kendi zamanında bazı metafizik görüşlerin, gelecekte bilimin sahasına dahil olarak bilimsel teoremler halinde incelenebileceği ihtimalini önceden kabul etmiş görünüyor. Fakat bilimin emin yoluna girmemiş olan diğer bazı metafizikler için iddialarının baki olduğunu belirtiyor. Sonuçta Kant için metafiziğin hangi konuları içerdiğinden ziyade, aklın metafiziğe erişim imkanı tartışma konusudur. Öte yandan, delilin butlanı, medlulün butlanını gerektirmeyeceği için, Enis Doko’nun iddia ettiği gibi Kant’ın sentetik a priori’ye getirdiği örneklerin çözüme kavuşturulması, bu örneklerin arkasındaki esas felsefi düşüncenin yıkılacağı anlamına gelmez, bu temel bir mantık kuralıdır.

İkinci soruya geçelim:

Big bang teorisi, bazı astrofiziksel araştırmalar sonucu evrenin genişliyor olabileceği ve dolayısıyla bu genişlemenin astronomik ölçüde kısa bir zaman içindeki astronomik ölçüde genişlemeyi takiben devam ettiğini akla getirir. 20. yüzyıl öncesi bilimsel paradigma, evrenin ezelden beri var olduğu veya zamanda bir başlangıcı olmadığı yönündeydi. Bu yüzden fizikçiler big bang teorisine hızlıca adapte olamamışlardır. Başta Einstein olmak üzere birçok fizikçi big bang teorisinden duydukları rahatsızlığı dile getirmiştir. Adına big bang denmesinin sebebi ise, eski paradigmaya bağlı bir televizon programcısının canlı yayında evrenin genişlemesi hipotezi ile alay etmek amacıyla “büyük bir patlama” yakıştırması yapmasıdır.

Big Bang teorisi, evrenin nasıl davrandığını evrenin içinden elde edilen gözlemlerle açıklamaya çalışan bir teori olduğu için, evrenin dışı ve big bang olmadığı halinde varlığın ne durumda olacağı ile ilgili bir fikir veremez. Temel ontolojik bir bilgidir ki, tanrı dışında bir şey kendi varlığının garantörü olamaz. Dolayısıyla evrenin yokken sonradan var olduğuna dair bir ispat sunmaz. Alemin yoktan var olduğu ile ilgili iman esasının delili big bang’den daha derin bir metafizik anlamı haizdir. Ayrıca kelâmî kozmoloji adına yapılan diğer bir hata ise, kelâmdaki “âlem” tanımını fiziğin kabul ettiği evrene eşitlemektir ki ne bilimsel ne de metafiziksel hesabı verilemeyecek bir hata olarak görüyorum.

Evrenin başlangıcı ve evrendeki tekillik (singularity) alanları ile ilgili Hawking-Penrose tartışması malumdur. Meşhur fizikçi Roger Penrose, big bang teorisinden yola çıkarak Konformal Siklik Kozmoloji adında bir teori geliştirmiştir. Buna göre içinde yaşadığımız evren Lobachevski geometrisine uyumlu olarak genişlemekte fakat evrenin içerdiği bazı tekillik alanları (ki en bilineni kara deliklerdir) bildiğimiz doğa kanunlarının geçerli olmadığı alanları oluşturur. Konformal Siklik Kozmoloji teorisine göre evrenin genişlemesiyle evrendeki entropi nihai değerine ulaştığı an evrenin sonu gelir ve evrenin içerdiği tekillik alanlarından birinden yeni bir big bang meydana gelir. Bu big bang ile oluşan evren de aynı döngüye uğrar ve bu konformal siklus böylece devam eder gider. Bilimsel anlamda Penrose’un bu modeli, evrenin sonradan var olmadığı ve ezelden beri var olduğu görüşünü telkin etmektedir ve big bang teorisi ile uyumludur. Söylemek istediğim; big bang teorisinden yola çıkarak evrenin sonradan var olduğunu da söyleyebilirsiniz, ezelden beri bir şekilde var olduğunu da söyleyebilirsiniz. Bu sizin metafiziksel ön kabulünüzle ilgilidir. Big bang teorisi yalın haliyle evrenin sonradan var olduğu veya ezelden beri var olduğu ile ilgili hiçbir şey söylemez. Dolayısıyla big bang teorisi, metafiziksel anlamda tarafsızdır diyebiliriz.

Üçüncü soruya gelirsek:

Big bang teorisinin gözlemsel arka planı, yıldızların kırmızıya çalma denenve Doppler etkisi olarak adlandırlan bir fenomene sahip olmasıdır. Buna göre Hubble teleskopu ile elde edilen verilere göre, yıldızların kırmızı dalga boylu ışın yaymaları, birbirlerinden uzaklaşmaları ile açıklanmaktadır. Bu durum, bir ambulansın siren sesinin ambulans uzaklaştıkça kalınlaşması ile aynı teorik nedene dayanır. Yıldızların düşük dalga boylu ışık yaymaları, tıpkı ambulans gibi, birbirlerinden uzaklaştıklarını göstermektedir.

Meselenin devamını Wolfgang Smith’ten okuyalım (Kadim Kozmoloji İrfanı, s. 170, 1. Baskı, Çev. Ali Sebetci, İnsan Yayınları, Şubat 2020):

"... Oysa son kırk yılda biriken gözlemsel sonuçların bu varsayımla (big bang varsayımıyla) çeliştiği görülüyor. Büyük patlama teorisyeni için ilk kötü haber 1963’te şimdi kuasarlar olarak bilinen spektrumları, uzaklaşma hızları ışık hızına yaklaşacak kadar kırmızıya kaymış olan ekstragalaktik radyo kaynaklarının keşfiyle geldi. Ancak kısa bir süre sonra bu kuasarların tipik olarak kırmızıya kayışları normal olan, yani küçük galaksilerle ilgili olduğu anlaşıldı. Dolayısıyla büyük patlama geometrisine göre milyarlarca ışık yılı mesafede olması gereken bu yıldızsal nesnelerin yakın komşular olduğu ortaya çıktı. Bu yüzden kuasarların kırmızıya kayışlarının Doppler etkisi olarak yorumlanmasından kuşku duyulmaya başlandı. vd.”

Wolfgang Smith ilgili bölümün devamında evrenin genişlemesi hipotezinin doğru olmadığına işaret eden başka gözlemsel veriler de sunmakta ve sonuç olarak benimle aynı görüşü savunarak big bang teorisinin evrenin sonradan var olduğu yönündeki düşünceye delil olamayacağını savunmakta. En azından astrofiziğin bazı diğer gözlemlerinin big bang teorisi ve evrenin genişlemesi hipoteziyle uyumlu olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu durumda insanın aklına şu soru geliyor: gelecekte evrenin genişlediği hipotezi yanlışlanarak evrenin aslında genişlemediği ve big bang diye bir olayın aslında yaşanmadığını kabul eden bir bilimsel paradigma görebilir miyiz? Hiç şüpheniz olmasın ki ihtimal dahilindedir. Dolayısıyla bilimsel bir teorinin üzerine metafiziksel, hatta kelâmî bir kuram kurgulanacaksa hem ontolojik, hem de metodolojik hataya düşme riski söz konusudur. Nitekim yukarıda ismini verdiğimiz akademisyenlerin bu hataya düştüklerini üzülerek gördük. Kelâmî kozmolojinin dayanağı yapılan bilimsel teoriler yeni bir paradigma tarafından yanlışlandığı takdirde kelâmî kozmolojinin de güvenilirliği tehlikeye atılmış olacaktır.

Modern bilimsel gelişmelerin içerdiği en büyük zorluk, belki de, bu gelişmelerden doğru felsefi anlamlar çıkarabilmektir. Bu zorluk, hiç şüphesiz göze alınması gereken bir zorluktur.

Son olarak birkaç cümle ile Kant’a değinmek istiyorum. Kant’ın metafizikle derdi, içeriksel değil metodolojiktir. Metafizik savlar, bilimin yöntemsel indirgemeciliği ile sınanamayacağı için metafiziğin duyulara hitap eden bir tarafı yoktur. Dolayısıyla aklın metafizik nesneleri kurmak için kullanabileceği tek hammadde, kavramlardır. Fakat Kant’ın en temel iddiasına göre salt kavramlarla (veya saf akılla) bilimsel olarak sınanamayan nesneler kurulamaz. Bir nesnenin kuruluşu için kavramlardan fazlasına, yani duyusal deneyimlere gereksinim vardır.

Görüldüğü üzere Kant’ın düşüncesi, metafiziğin kendisi değil, aklın metafiziğe erişimi bağlamındadır. Kant’ı gerçek anlamda yanlışlayacak bir kuram kozmolojik gelişmelerden ziyade, Kant’ta nesnelerin akıl ve duyular tarafından kuruluşuna odaklanmalı ve varsa buradaki bir hatayı göstererek burayı onarmalıdır. Zannederim, böyle bir kuram “Supramodal Transandantal Entegrasyon” adı altında, son zamanlardaki yeni nörolojik paradigmanın ışığında kurgulanmaktadır.2

 

 

·      https://www.aydin.edu.tr/tr-tr/arastirma/arastirmamerkezleri/tarmer/programlarimiz/kat%C4%B1ldigimiz-programlar/PublishingImages/Pages/Van---Y%C3%BCz%C3%BCnc%C3%BC-Y%C4%B1l-%C3%9Cniversitesi---Uluslararas%C4%B1-Deizm-Sempozyumu/Sempozyum%20Yay%C4%B1n%C4%B1%20-%20Din%20Kar%C5%9F%C4%B1t%C4%B1%20%C3%87a%C4%9Fda%C5%9F%20Ak%C4%B1mlar%20ve%20Deizm%20-%20Van%202017.pdf

 2 Adı geçen kuram, tarafımızca geliştirilmekte olup, inşallah ileride ayrıntıları ve deneysel verileri ile literatüre kazandırılacaktır.


14 Nisan 2021 Çarşamba

Mekanik Evrende Bilincin ve Özgür İradenin Varoluş İlkesinde Tanrının Rolü: Metafiziğin Nefs Teorisinin Bilinç Bilimi Adıyla İhyası

Son yıllarda, özellikle 20.yy’ın son çeyreğinden itibaren bilimsel araştırmalar bilinç sorununa bu zamana kadarki ilgisizliğini aşarak fazlaca yer ayırmaya başladı. Çünkü bilim insanları artık bilinç sorununa kapsayıcı bir açıklama getiremeyen kuramların aslında tamlık iddia edemeyeceğinin farkında. Fakat bu konu, felsefe tarihine biraz aşinalığı olan herkesçe malumdur ki, yeni değildir. Tam aksi, insan aklının kadim soru veya sorunlarından biridir.

Modern bilime kadar bilinç sorunu felsefenin ve onun kapsayıcılığındaki diğer bilimlerin merkezindeydi. Bunu Platon ve Aristoteles dönemi teleolojik evren kuramlarından başlatabilirsiniz. Klasik metafizikte ana konu, dışsal kuvvetlere göre devinen evrende canlılığın veya iradeliliğin nasıl / hangi ilkeye dayanarak mevcut olabileceğinin anlaşılmasıdır. Platon’un pay alma kuramında da bunu görürüz, Aristoteles’in hareketin devamlılığında tanrının oynadığı rolü yani theos-bios ilişkisini açıklama çabalarında da bunu görürüz. Bu çaba modern zamana kadar insan müfekkiresinin en aşkın çabası olmaya devam etti. Daha doğrusu Kant’a kadar…

Kant, en kısa ifadesiyle teorik aklın metafizik objelere erişiminin mümkün olmadığını iddia ettiğinden beri dünya aynı dünya olmadı. 

Newton’ın fizik ilkeleri gösteriyordu ki, evren klasik metafiziğin öngördüğü şekilde cevher fikriyle açıklanmaya çalışılan teleolojik kurallara göre işlemiyor, tamamen dışsal kuvvetlere göre belirlenen mekanik ilkelere göre işliyordu. Bu fizik kuramı pratik hayatta öyle başarılıydı ki, metafizik ilkeler eski cazibesini kaybetmiş ve metafizik ilkelere olan ihtiyaç ortadan kalkmış görünüyordu. İşte bu atmosferde Kant ile birlikte, teorik aklın rasyonel psikoloji (ruh/nefs/bilinç/can/cevher), rasyonel kozmoloji (evren) ve rasyonel teoloji (ilah/tanrı) tasavvurlarının, aklın bilgi edinme yöntemleri tarafından ispatı verilemeyen, aklın sınırlarını aşma isteği nedeniyle “var” saydığı nesneler haline geldi.

Artık evrende “kendilik” esasıyla iradeli hareket eden varlıkların açıklamasının da mekanik devinim ile elde edilebileceğine dair bir his vardı. Buna göre zihin, ruh veya can gibi kavramlar, modern anlayışta yerlerini daha işlevsel bir çağrışıma sahip olan “zeka” kavramına bıraktı. Bilim insanları tarafından canlı kategorisinde kabul edilen nesneler aslında birer zeka sahibidir, yani çevresini kendisine avantaj sağlayacak şekilde manipüle edebilme yetisine sahiptir. Bu işlevsellik, onların evrendeki varlığını açıklama adına yeterli olabilir. Gelgelelim bilinç sorunu, canlılık sorunu ve buna benzer sorunlar (aslında hepsinin aynı sorunun farklı veçheleri olduğunu düşündüğüm sorunlar) çözüme kavuşturulmayı bırakınız, çözüme yaklaşılmadı bile.

“Evrende bilinç nasıl var olur?”, “Nasıl oluyor da mekanik evrende kendiliğinden hareket eden canlılar mevcut olabiliyor?”, “Mekanik nedenselliğin mevcut olduğu evrende özgür iradeye dayalı nedensellik nasıl mevcut olabilir?”, “Mekanik evren modelinde canlılığı var eden ilke nedir?” gibi sorular, iki bin sene önceki tazeliğinde hala sorulabiliyor ve ne yazık ki cevaplandırılmış değil.

Bu problemlerin ayrıntılarına önceki yazılarda girmiştik, o yüzden burada girmeye gerek görmüyorum. Çözümüne dair atılacak en mantıklı ilk adım ise, problemleri yalınlaştırmak ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak olsa gerek.

Öncelikle canlılık ve bilinçlilik probleminin aynı problem olduğunu düşündüğümü söylemem gerekir. Tüm canlılarda (tek hücrelilerden diğer türlere kadar) bir bilincin mevcut olduğunu söylemek tartışma götürse de bir farkındalığın mevcut olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Gerçi farkındalık denen şey bilinçten çok da farklı değildir diye tahmin ediyorum. Mesela bir yere konmuş bir sinek elinizi uzattığınızda uçuyor ve bu ampirik tecrübede defalarca test edilip onaylanıyorsa, sineğin sizi veya ona yönelen elinizi fark ettiğini veya elinize dair bir farkındalık sahibi olduğunu söylemek gerekir. Prokaryot (ilkel tek hücreli) canlılarda da x proteinine değil y proteinine yönelme şeklinde, çok temel ve basit bir düzeyde kendini gösteren bu farkındalık, insanda ise en sofistike ve karmaşık haline erişir.


“Can” sorunu ile “bilinç” sorununun aslında aynı sorunlar olduğunu ifade ettikten sonra problemin başka yönlerine de yönelmekte fayda var. Canlıların bu (nasıl açığa çıktığını hala bilmediğimiz) “farkındalık” yeteneği, birinci şahıs perpektifinden, bir iradeye sahip olunduğu izlenimine tekabül eder. Çünkü bu farkındalık bir hareketi doğuracaktır ve bu hareketin bir “kendiliğindenlik” karakteri taşıdığı veya başka bir deyişle iradeye dayalı olduğu hissi gündeme gelir. Ama dışsal kuvvetlere göre devinen mekanik evrende “kendiliğinden” veya “iradi” bir hareket nasıl meydana gelebilir? Bu da tıpkı canlılık problemi gibi kaynağını bilmediğimiz bir mesele olarak önümüzde belirir. Sonuç olarak irade sorunu da can veya bilinç sorunuyla aynı yerdedir.

İşte bu can veya bilinç veya irade sorunu, klasik metafizikte “ruh” veya “nefs” teorisi içinde ele alınır. Diğer bir deyişle metafiziğin öngördüğü ruh veya nefs denen cevher, “hayeletimsi bir şey” olarak tasavvur edilen fantastik yaratıkla alakasızdır. Bu ruh veya nefs veya can denen şey, canlılara kendiliğindenlik/iradelilik özelliği kazandıran ve insanda en sofistike düzeyine ulaşan bu ilkenin adıdır. Ve modern nörobilim, bilinç sorununu bilimin bir konusu olarak belirleyip bilinç sorununu bilimsel açıdan ele almaya teşebbüs etmekle klasik metafizikteki “ruh” veya “nefs” veya “can” problemini “bilinç bilimi” adı altında nur topu gibi eline almış bulunmaktadır (epey iddialı bir cümle olduğunun farkındayım). Dolayısıyla modern bilim bilinç problemine yönelmekle, inkar ettiği metafiziğin ilgi alanını kendi alanına çekmiştir.

Tekrar dönelim modern çağın en önemli filozofu sayılabilecek Kant’a. Kant’ta yukarıda özetlediğimiz problem, “özgür irade” başlığıyla 2. Kritikte ele alınır. Çünkü Kant’ın hayranlığını her zaman tazelediğini ifade ettiği “üstündeki yıldızlı gök ve içindeki ahlak yasası” gereği insanın özgür iradeye sahip olduğunu söylemesi gerekir. İnsanın ahlaki doğası, özgür olması şartına bağlıdır.

Fakat Kant, 1. Kritiğin transandantal diyalektik bölümünde, mekanik evrende özgür iradeye sahip bir varlığın ilkesinin, teorik aklın karara varamayacağı bir antinomi meselesi olduğunu söyler. Yani salt aklın sınırları dahilinde özgür iradenin mevcut olmadığı da ispatlanabilir, aynı şekilde mevcut olduğu da ispatlanabilir. Bu durumda teorik akıl bu konuda bir karara varamaz, diyor.

2. kritiğin ahlak felsefesinde özgür iradeye tekrar yönelmek durumunda kalan filozof, burada bu problemi bir iman ilkesi belirleyerek (teorik zeminde olmasa da imani zeminde) aşma yönünde gidilebileceğini söyler. Problem “aynı mekanda mekanik ve özgür nedensellik nasıl mevcut olabilir”dir. Kant bunu aynı topraklarda iki devletin hüküm sürmesine benzetir. Peki çözüm nedir? Bu problem, özgür iradenin mekanik nedenselliği rencide etmeden etkide bulunabilmesini mümkün kılan bir tanrının varlığı postüle edilerek dengelenebilir. Kant bu görüşü burhani bir ispat olarak sunmaz, bunun yalnızca rasyonel iman olarak kabul edilebileceğini söyler.



Günümüzde aynı problemi, tanrıyı Kant’ın yapmadığı şekilde, yani burhani bir ispat olarak formüle dahil eden metafizikçiler vardır. Hatta bu meselenin metafizikten başka bir disiplin tarafından çözüme kavuşturulamayacağını söyleyen düşünürler hiç de azımsanacak kadar değildir. Diğer uçta da bilincin bilimin nesnesi haline getirilemeyeceğini söyleyen, mantıksal pozitivizmin mirasçısı olan düşünürler de vardır. Benimse aklıma şu sorular geliyor: Bilinç problemini bilimin konusu haline getiren modern bilim anlayışının metafizik bir problemi miras alması bir yatkınlığa dönüşüp, bilimin rasyonal psikoloji gibi rasyonel teolojiyi de ilgi alanına alacağını da bu gözler görecek mi? Her ne kadar bilinç bilimi başlığı altında yapılan bilimsel araştırmalar bilinç bilimi değil beyin ve sinir bilimi olarak tanımlanmaya daha uygun olsalar da yola çıkıştaki amaç evrende bilincin nasıl var olduğu sorununu aydınlatmak olduğu için bunu bir kazanım olarak görmek gerekiyor kanımca. Her şeye rağmen bilinç bilim adındaki girişimler, yeni bir rasyonel biyolojinin kapısını açmış gibi görünüyor. Çaba ise her zaman aynı idi, hala aynı: hakikate ulaşma ve merak…

3 Nisan 2021 Cumartesi

John Searle ve Çince Odası Deneyi: Yapay zeka bilinç sahibi olabilir mi?

Modern beyin araştırmalarının hedeflerinden biri, beynin bağlantısal haritasının elde edilmesidir. Bu sayede hem nöroşirurjikal hem de nörolojik hastalıkların fizyopatolojisi daha da aydınlatılarak hastalıklara daha başarılı bir tedavi yaklaşımı geliştirilmeye çalışılacak. Ayrıca algoritmik doğa yasalarına göre çalıştığı varsayılan beynin zihin dünyasını nasıl meydana getirdiğine dair akademik veriler elde edilmiş olabilecek. Bu çalışmalar, son yıllarda sıkça bahsedilen “bilinç bilimi” araştırmalarında merkezi bir rol üstleniyor.

Yaygın görüşe göre beyin, hesaplamaya dayalı konnektivite prensibine uygun olarak çalışır ve bu bağlantısallığın seviyesi belirli bir eşiği aştığında buradan bir şekilde bilinç doğar. Bu görüşün daha rijit versiyonuna göre beyin bir makine veya bilgisayar, zihin veya bilinç ise bu bilgisayarın programıdır. Bu görüşün tarihsel öncülüğünü Alan Turing üstlenir. Modern bilgisayarların ilkesel ataları olan Turing makineleri, hesaplamaya dayalı algoritmik sistemlerin çalışma prensiplerinin simülasyonlarında kullanılır.

Evrensel Turing makinelerini birer bilgisayar olarak düşünebilirsiniz. Belirli algoritmalara dayanan programlar işletirler. Bu programlar “X durumunda Y şeklinde davran.” şeklinde özetlenebilecek komutlar kümesidir. Turing makinelerini bilgisayarların ideal atası yapan özellikleri ise sınırsız kapasitede ve farklı alanlarda işlem yapabilme yetenekleridir. Yukarıda özetini verdiğimiz hesaplamalı bilinç teorisine göre beyin de bir Turing makinesidir, yani bilgisayardır. Zihin ise beynin işlettiği “X durumunda Y yanıtı ver.” komutlarından oluşan programıdır.

Amerikalı felsefeci John Searle araştırmalarının büyük bir kısmını bu konuya yöneltmiştir. Beynin de genel anlamda bir evrensel Turing makinesi, zihnin de onun programı olduğu yönündeki görüşü güçlü yapay zeka (YZ) olarak adlandırır. Onun çıkarımlarını iki başlıkta özetlememiz mümkündür. 1- Beyin doğadaki her nesne gibi bir bilgisayar veya makine sayılabilir. Dolayısıyla zihinsel içerikler hesaplamalı algoritmalar tarafından simüle edilebilir (zayıf YZ) 2- Beyin bir bilgisayar sayılsa bile zihin onun programı sayılmaya (güçlü YZ) everişli değildir. Bu öncülleri açalım.


1: Algoritmik hesaplama, bahsedildiği üzere belirli durumlar altında belirli sonuçlar vermek üzere programlanmış bir sistemin yaptığı iştir. Dolayısıyla doğadaki her nesneye bir hesaplama özelliği atfedilebilir. Faraza karşınızdaki pencere açıkken 1, kapalıyken 0 ile kodladığı takdirde en basit anlamıyla bir bilgisayar niteliği kazanabilir. 1 yani “rüzgar eserken açıl”, 0 yani “rüzgar esmezken kapan” gibi şartlı komutlarda belirlenmiş hallerde bulunabilir. Bu bize her nesne gibi beynin de biyolojik bir bilgisayar olabileceği, veya beyne bir bilgisayarlık atfedilebileceği yönünde fikir verir. Searle bu durumu ise zayıf yapay zeka (YZ) olarak adlandırır. Buna göre beynin nöronal aktivitelerinin haritası, bir Turing makinesince simüle edilebilir.

2: Fakat bu simülasyon, Turing makinesinin bilinç sahibi olacağını göstermez. Nasıl ki bir kasırganın simülasyonu, kasırganın kendisinin oluşturduğu etkiyi oluşturamazsa, beyin aktivitesinin simülasyonu da bilinç veya zihin oluşturamaz. Bilinç, beynin nöronal durumlarının belirli hallerde bulunması sonucu “beliren bir nitelik”tir. Bu durum, H2O olarak kodlanan su moleküllerinin belirli şartlarda bir araya gelerek suya “sıvılık” özelliği kazandırmasına benzetilebilir. Su molekülleri sıvı değildir, ama su sıvıdır. Aynı şekilde nöronlar veya sinapslar bilinçli değildir fakat beynin aktivasyonu sonucu bilinç belirebilir.

Searle’ün bu temellendirmesi, sentaks-semantik ayrımında da kendini gösterir. Hesaplamalı algoritmalarla çalışan Turing makinelerinin zihin belirtemeyeceğini bir düşünce deneyi ile ispatlamaya çalışır. Bu deney “Çince odası deneyi” olarak adlandırılan meşhur örnektir:

Bir odanın içindesiniz. Odada bir masa var. Masanın üstünde ise bir kitap. Kitabın içinde Çince sorular ve yan sayfasında ise bu soruların Çince cevapları yer alıyor. Odaya kapının altından atılan kağıtlarda Çince sorular mevcut. Sizin göreviniz ise bu soruları masanın üstündeki kitapta bulup bunlarla eşleşen cevapları yırtarak kapının dışına atmak. Kapının dışında bulunan Çinliler, odanın içinden gelen Çince cevapları anlamlı bularak sizin Çince bildiğinizi sanabilir. Fakat bu durum, sizin Çince konuştuğunuz anlamına gelmez. Sizin yaptığınız yalnızca sentaktik sembolleri eşleyerek bir takım çıktılar elde etmekdir. Bunu yapmak için Çinceyi anlamanız gerekmez. Fakat kimse bu durumda sizin Çinceyi anladığınızı iddia edemez. İçinde bulunduğunuz sistem hesaplamalı bir algoritmadır. Algoritmalar sentaktik sembolleri içerir, fakat zihinlerin semantiği vardır. Yani Çince kelimelerin ve cümlelerin anlamları zihinlerin içeriğidir, hesaplamalı makinelerin değil…

Bu argüman, zihnin bir bilgisayar programı olmadığını savunan araştırmacılar tarafından anlamlı ve tutarlı görülmekle birlikte, Turing takipçileri tarafından gelen itiraz bellidir: Searle, güçlü YZ iddiasını yanlış anlamıştır. Searle bu odada dikkatleri sadece odanın bir elemanına, yani odadaki kişiye odaklamıştır. Fakat odanın tamamı, odadaki kişiden fazla şey ifade eden bir sistemdir. Odadaki kişinin Çince bilmemesi, sistemin yani odanın tamamının Çinceyi anlamayacağı anlamına gelmez. Çünkü bilinçli zihinler Çince konuşurken, bu odanın tamamının yaptığı sistematik işlemden ayrı bir şey yapmaz. Epey güçlü bir itiraz…

Searle bu itiraz karşısında şunu fark eder: Sentaks denen semboller, semantiksiz hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü kağıt üstündeki bir şeklin, bilinçli zihinler nezdinde bir sembol ifade edebilmesi için, zaten ona bir anlam yüklenmiş olması gerekir. Dolayısıyla sentaks ve semantik birbirinden ayrılamayacak niteliklerdir.

Sistemde birtakım semantik anlamlar yüklenmiş sembollerin mevcut olması, sistemin içerdiği Çince sembollerin anlamlarının sistem tarafından farkına varılabildiği anlamına gelmez. Çünkü bu sistemin birtakım anlamlar içerdiği, yalnızca gözlemci tarafından semantik anlamlar yüklendiği takdirde söylenebilir. Aslında bu tüm nesneler için genelleştirilebilir. Bir kağıt paranın içerdiği selüloz lifleri, onun para oluşu ile alakasız olarak yapısal özelliğidir. Onun para oluşu ise, içerdiği selüloz liflerinden veya fiziksel yapısından bağımsız olarak bilinçli gözlemci tarafından ona yüklenen anlamla ilişkilidir. Dahası, bir sistemin yaptığı işlemin “hesaplama” olduğunu söylemek de aynı şekilde bilinçli gözlemcinin ona hesaplama atfetmesi şartına bağlıdır. Pencere örneğinde olduğu gibi. Sistemin içerdiği fizik materyalin türünden bağımsız olarak yaptığı işlemin hesaplama olması, bilinçli zihin tarafından onun hesaplama olduğuna hükmedilmesi şartına bağlıdır. Bu ise, sentaks-semantik ayrımını da aşan, varoluşsal bir argümandır. Dolayısıyla hesaplamalı sistem, içrek yapısındaki anlamların farkına varamayacaktır.

Beynin zihinsel içeriklerini belirten nöronal aktivasyon hesaplamalı bir Turing makinesince simüle edilebilse de bu simülasyonun zihin üreteceğini söylemek, varoluşsal olarak mümkün değildir…


10 Mart 2021 Çarşamba

İnsan Bilincinin Algoritmik Olmayan Doğası: Tasavvur ve Tasdik

Aşağıdaki fotoğraf, dün gece twitter'da saygıdeğer Muhammed Ballı @rizotomi ile aramızda geçen epey verimli bir diyalogda kendisi tarafından paylaşıldı. Kendisi, bu fotoğrafı komik bulma eyleminin, bilincin non-algoritmik (algoritmik olmayan) mekanizmasına örnek verilip verilemeyeceğini sordu. Ben de bunun bir hüküm koyma eylemi, yani tasdik olduğunu söyleyerek örnek verilebileceğini söyledim. Kendisi de bir biyomedikal mühendisi olarak bilgisayarlı görü derslerinde bu örneğin verildiğini ve benim tahminimle uyumlu olarak bilgisayarın bu fotoğrafı komik bulabilmesinin çok uzak bir hedef olduğunun söylendiğini belirtti. 

Konuyu biraz açalım.


Fotoğrafta eski Amerikan başkanı Obama'nın bir şakası ve beraberindeki insanların buna gülüşü görülüyor. İnsan bilinci ve idrakine göre bu fotoğrafta komik bir durum olduğu ve insanların buna güldüğünü anlamak zor değil. Peki algoritmik işlemlere dayanan bilgisayar sistemleri, bu fotoğraftaki komikliği bizim gibi anlayabilir mi?

2020 Nobel Fizik Ödülü sahibi İngiliz fizikçi ve matematikçi Roger Penrose, meşhur Kralın Yeni Aklı ve Zihnin Gölgeleri adlı birbirini izleyen kitaplarında, bilgisayar gibi algoritmik sistemlerin (buna kısaca yapay zeka diyebilirsiniz) bilinçli farkındalık oluşturabilmelerine fizik yasalarının ne kadar izin verdiğini uzun ve ayrıntılı bir şekilde tartışır. Ana fikir, insan beynindeki nöron bağlantısallığının belli bir seviyenin üzerine çıktığında bir şekilde bilinci meydana getirmesi iddiası, ve bu iddianın bilgisayarlar veya yapay zeka için de geçerli olup olmayacağını tartışmaktı. Aynı karmaşayı sağlayan bağlantısal algoritmalar da aynı mekanizmayla bilinci var edemez miydi?

Spoiler vermek gibi olmasın ama Roger Penrose kitapların sonunda klasik fizik kuramımızın içeriğine dahil olan algoritmik sistemlerin bilinçli farkındalık ve hüküm koyabilme gibi bir özelliğe sahip olamayacağı sonucuna varır. Yani algoritmik sistemin bağlantısal karmaşıklığı ne seviyede olursa olsun, fizik yasalarımız gereği bilinçli bir farkındalığın meydana gelmesi mümkün değildir. Penrose'a göre insan beyninde algoritmik temelde pek çok olay meydana gelmekte, fakat bunlar bir şekilde bilinçli değil bilinçaltı seviyede gerçekleşmektedir. İnsanın şuursuzca ayağını sallamasıyla sonuçlanacak nöral aktivasyonlar gibi... Fakat bilinçli farkındalık ve anlama-hüküm koyabilme yeteneği için bundan fazlası gerekir. Bunun ispatı, Gödel'in tamamlanmamışlık kuramı ile yapılabilir.

Gödel'in tamamlanmamışlık kuramının içeriğini anlatmak bu yazının amacını ve hacmini epey aşacak. Bu yüzden özet geçmekte fayda var. Gödel kuramına göre matematiksel sistemler içinde ispatlanamadıkları halde doğru olduklarını fark ettiğimiz bazı aksiyomlar vardır. Penrose'a göre bilgisayarlar bir teoremi ispatlamak için "aksiyom ispatlayıcı algoritmalar" kullanmalıdır. Fakat bu algoritmalar, sistem içerisinde doğru olduğunu bildiğimiz fakat ispatlanması mümkün olmayan bazı aksiyomları, kısaca Gödel aksiyomlarını ispatlayamaz, ispatlayamadığı için doğrulayamaz. Yani bir algoritma, kendi algoritmik düzeneği ile kendi kusurunu tespit edemez. Bu nedenle bu aksiyomların doğruluğuna hükmedebilmek, non-algoritmik bir işleyişin yeteneği olsa gerektir. Özetle, Penrose, Gödel teoremini, bilinçli farkındalığın ve anlama yeteneğinin non-algoritmik bir doğaya sahip olmak zorunda olduğunu ispatlamada kullanır.*

Meseleyi yukarıdaki resim bağlamında netliğe kavuşturalım. Bir bilgisayarın yukarıdaki resimle veya bir hasiyetle bu resimle ortak olan diğer resimlerle karşılaştığında, resmin komik olduğunu telkin edecek tepkiler vermesini, veya gülme efekti vermesini sağlayacak bir algoritma üretilebilir. Fakat bu, bilgisayarın bu resmin komik olduğuna "hükmettiği" anlamına gelmeyecektir. Resimdeki insanların neye güldüğünü bilgisayarın tespit edememesi olarak özetlenen problemin, gülme eyleminin doğası ile ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Gülme eylemi, sadece mimik kaslarının hareket etmesi değil, bilinçli idraka dayalı anlamlı bir eylem olunca, bilgisayarın bu resimdeki komikliği tespit edebilmesi, bizim buna komik hükmü vermemizle kayıtlanır. Hatta bilgisayarın verdiği gülme efekti bile, bizim o efekti "gülme efekti" olarak kabul ettiğimiz takdirde bir anlama erişir. Pür algoritmik çıktı olarak kaldığı sürece anlamsız kalacaktır.

Bilgisayarın resimdeki insanların güldüğünü, hatta neye güldüğünü tespit edebilmesini sağlayacak bir algoritma üretmek ilkesel olarak mümkündür. Fakat bu, bir şeyin komikliğine hükmetmekten başka bir şeydir. Amerikalı felsefeci John Searle'ün Çince odası deneyinden çıkardığı sonuca benzer bir sonuçtur. Hükmetme yeteneği, anlama/anlamlandırma yeteneği, insan bilincinin non-algoritmik olmayan doğasına ait bir fenomendir.

Klasik İslam felsefecilerinin tespit ettiği üzere insan zihninin bir şeyi tasdik edişi yalnızca iki türlü olabilir, ya o şeyin hükümlerden arındırılmış çıplak bilgisi şeklindedir ki buna tasavvur denir. Ya da o şeye hüküm verilmiş bir bilgidir ki bu da tasdiktir. Tasavvurlar ve tasdikler, kendisine riayet edildiği takdirde zihni düşünürken hata yapmaktan koruyacak olan "mantığı" oluşturur. Mantık, veya başka bir deyişle natıkiyet (veya düşünebilme, idrak edip hükmedebilme ve anlayabilme yeteneği) mantıkçıların tespiti üzere insanı aynı cins içerisindeki diğer türlerden ayıran özelliğidir. İnsanın "düşünen canlı" şeklinde tabir edilme sebebi budur.

Mantıkçıların insanı diğer canlılardan ve varlıklardan ayıran özelliği olarak bahsettikleri "düşünebilme-idrak edebilme" yeteneği, yani tasavvurlar ve tasdikler, Roger Penrose'un, insan bilincinin non-algoritmik doğasına ait olan "anlama-hüküm koyma yeteneği" dediği şeyin ta kendisidir.


*Penrose, bilincin non-algoritmik natürünün bir şekilde insan beyninde konumlanmış olduğunu kabul etmekte. Fakat klasik fizik kuramının sınırları dışında olması gerektiği sonucuna vardığı bu mekanizmanın, "kuantum gravitasyon" adını verdiği revize edilmiş bir kuantum mekaniksel kuram ile açıklanabileceğini savunmakta. Buna göre nöronların gövdelerini döşeyen sitoskeleton proteinleri olan mikrotübüllerde konumlanan kuantum koherensi, organize bir işlevle bunu mümkün kılar. Fakat kuantum ölçeği ile makro-ölçek arasındaki bağlantının kurulması problemi, Penrose'u kuantum kuramını, Einstein'ın genel rölativite kuramı ekseninde revize etmeye yönlendirir. Aslında Hodgkin-Huxley modeline alternatif yeni bir nöron-aktivasyon modeli olan Orch-OR teorisini oryata koyar.

21 Ocak 2021 Perşembe

Bilimin Tiranlığı

 "Bilimin deneyimden başlamadığı; tam aksine deneyime itiraz ederek başladığı ve deneyimi bir yanılsama olarak değerlendirerek ayakta kaldığı sonucunu çıkarmak zorundayız." Paul Feyerabend

Öncelikle uyarayım, bu yazıda, blogdaki diğer yazılara göre daha az kavram sadeleştirmesi ve anlam yalınlaştırması yapılmıştır. Bu yüzden gerçekten bilim felsefesine ve zihin felsefesine ilgi duymuyorsanız bu yazı sizi biraz yorabilir. Ayrıca bu yazıda kendi görüşlerimi mümkün olduğunca tıraşlayacak ve yalnızca nakil yapacağım. Yaptığım nakiller Paul Feyerabend ve Riccardo Manzotti'nin görüşlerinin özeti şeklinde olacak.

Paul Feyerabend, bilim felsefesinin Thomas Kuhn ve Karl Popper ile birlikte en önemli 3 filozofundan biri olarak kabul ediliyor. Bilindik bilimsel yönteme karşı pozisyon almıştır. Bu yazının başlığına ismini veren "Bilimin Tiranlığı" kitabı ile birlikte, "Yönteme Karşı", "Akla Veda", "Özgür Bir Toplumda Bilim-Bilim Kilisesi" gibi, isimlerinden buram buram yerleşik bilim anlayışına başkaldırı kokan kitapların sahibidir.

Bilimsel metodu kabul eden bilim insanları ve onların savunucularının beyanları daima totaliter dayatmaları andıran ifadeler içerir. Dünya meşgalesi içerisinde kendi gailesine saplanmış debelenen sıradan insan, bilim insanlarının onlara gösterdiği yegane yolu kabul etmelidir. Başka çaresi yoktur. Ama neden? Ortaya çıkışında özgürlükçü ve serbestiyetçi bir atmosfer istemeyi kendine temel edinen bilimin ve savunucularının bu dayatmacı tavırları neyle açıklanabilir? Bilimin tiranlığı değil de nedir bu? (Bu cümleler benim kalemimden çıkan, fakat Paul Feyerabend'e ait olan cümlelerdir. Bundan sonraki cümleler de bu minvaldedir.)

Bilimsel metodun materyalist dokusu, diğer dünya görüşlerine yaşam şansı tanımayan bir hakimiyet alanına sahip olduğunu iddia eder. İnsanın içine düştüğü çukurdan tek çıkış yolu bilimdir, bilime itaat etmektir. Dolayısıyla ortaçağdan beri kiliseden köşe bucak kaçıp kendine özgürlük alanı arayan bilim, kendisi bir kilise olarak tekrar dirilmiştir. Feyerabend, bilimin ve savunucularının bu totaliter tavrını reddeder ve daha liberal bir bilimsel anlayış benimser. Bu liberalizmin içinde bilimsel metodun dayatmacılığından kurtulmuş bir anarşist bilim ortamı da hakimdir. Ama bu anarşi, bilimsel alanda sınırlı olmalıdır.

Bazı insanlar bilimin kendisinin materyalizmin sonunu getirdiğini, dolayısıyla tam anlamıyla bilimin kendi bacağına sıktığını iddia ediyorlar. Çünkü kuantum mekaniği, evrenimizin sanıldığı gibi materyalize olmadığını, bunun sadece gözlemcinin materyale odaklandığı takdirde bu şekilde olacağını, aksi halde materyalize bir varoluştan bahsedilemeyeceğini ispatlamıştır. Çünkü doğada dalga fonksiyonuna sahip olan elektron, gözlemcinin onu gözlemesi ile dalga fonksiyonunun çökmesi sonucu materyalize olur. Kısaca kuantum mekaniği, materyalizmin ve determinizmin sonunu getirmiştir.

Feyerabend materyalizme karşı kullanılan bu argümanın küçümsenmemesi gereken hatırı sayılır bir argüman olduğunu söyler. Fakat materyalizmin çelişkisi bu kadar teknik ispatlara ihtiyaç duymayacak kadar alenidir, gözler önündedir. Bunu görmek için akıl ve sağduyu yeterlidir.

Antik Yunan'dan beri evrene ve yaşama dair deneyimimizin bir illüzyondan ibaret oluşu, varlığın benliğimiz dışındaki materyal dünyadan ibaret oluşu fikri, bir gelenek halinde yaşamıştır. Ve itiraf etmek gerekir ki modern bilim, bu bilinçli deneyim karşıtı materyalist havuza doğmuş bir çocuktur. Thales'ten nakledilen anılarda, Parmenides'in şiirlerinde, Galileo'nun teorilerinde, Newton'un Principia'sında, hatta Einstein'ın mektuplarında yaşam deneyimimizin bir illüzyondan ibaret olduğu fikrinin esintilerini açık açık görürüz.

Bu görüşün gerekçelerini önceki yazılarda nöro-bilim temelinde incelemiştik. Doğanın materyal yapısında, ve özelde beynimizde ve nöral sistemimizde, günlük deneyimimize benzer bir şeyle karşılaşmayız. Bertrand Russel'ın özetlediği gibi; "Çikolata yediğimde onun tadını beynimle algılıyor isem, neden beynimin içindeki hiçbir şey çikolata tadında değildir?". Nöral sistemimizin bilinçli deneyimlerimizi açıklayamıyor oluşu, bilimsel paradigmanın bilinçli deneyimi inkar etmesine neden olmuştur. Bilinçli deneyimin var olmadığı, veya bir illüzyondan ibaret olduğu fikri, sağduyuya ve akla açıkça aykırıdır. Çünkü vardır. Bu bizzat deneyimin sahibi tarafından bilinmektedir.


Yukarıdaki resme iyi bakınız. Sarı, kırmızı ve mavi toplar görüyoruz. Daha yakından bakarsanız topların hepsinin aynı renkte görüneceğini göreceksiniz. Bilim bize bunu şöyle açıklar: Gerçeklik renksizdir. Onu renkli kılan şey beynin algılayışıdır. Yukarıdaki toplar aslında aynı renkte iken, bunların farklı renklerde algılanması, beyninizin size yaptığı bir illüzyondur. Tıpkı tüm gerçeklik gibi. Doğada renk diye bir şey yoktur, dalgaboyları vardır.

İtalyan filozof Riccardo Manzotti'nin eleştirisi: Renk deneyimimiz olmasaydı renk diye bir şeyin varlığını düşünmemiz için bir sebebimiz olmazdı. Yalnızca dalgaboylarının elli ayrı çeşidi olurdu. Gerçekliğin renksiz olduğunu söyleyenler, gerçekliğin bizim gördüğümüz gibi değil bilimin bize söylediği gibi olduğuna inanmamızı istiyorlar. Halbuki bilimin bize söylediği ile bizim kendi deneyimlediğimiz gerçeklik birbirinden çok farklıdır. Bu toplara uzaktan bakarken topları farklı renkte görüyor isem, bu toplar kesinlikle farklı renktedir. Çünkü sağlıklı çalışan gözler ve sağlıklı bir nöral sistem, bu topları görmesi gerektiği gibi görmüştür. Dolayısıyla sağlıklı çalışan bir beyin bana oyun oynuyor olamaz, beni illüzyona sürüklüyor olamaz.

Modern bilimin kurucusu kabul edilen Galileo da bilincin nöral sistemde aranması gerektiğini, dolayısıyla materyal dünyada gösterilemeyen bilinçli deneyimin bir illüzyon olması gerektiğini düşünüyordu. Ama aynı zamanda Galileo'nun da bir Platoncu olduğunu düşünürsek mesele farklı boyutlara kayacaktır. Platon, kendi şehrinin elit sınıfının bir mensubu olarak entelektüel düşünceyi sıradan insanların başaramayacağını, bunu filozofların yapması gerektiğini, hatta devleti filozofların yönetmesi gerektiğini düşünen bir idealistti. Yani sıradan insanların yol göstericisi olarak bilim adamlarını ve filozofları görüyordu. Onların söylediği şeyler sorgulamadan kabul edilmeliydi.

Beynimizdeki sinir aktivitesi, bilinçli deneyimimizin hiçbir özelliğini taşımıyorken, neden deneyimlerimizi sinir aktivitelerimizde göstermeye gayret ediyoruz? Bu sorunun cevabı sanırım bu aşamada açığa çıkmıştır. Metaryalist bilim metodu, başka bir yerde göstermemize izin vermediği için...

Bilim, nöral aktivasyonlarımızda bilinçli deneyimimize benzeyen bir şey olmadığını kabul ettiği noktada deneyimlerimizin bir illüzyondan ibaret olduğu iddiasıyla konuyu bir daha açılamayacak şekilde tartışmaya kapatır. Fakat bilimin deneyimlerden (veya deney ve gözlemden) beslendiğini iddia eden klasik metodun kendi adına bir çelişkisidir bu. Bilim kendini bir illüzyonun üzerine temellendirmiştir. Bunun üzerine Paul Feyerabend şu cümleyi kurmuştur: 

"Bilimin deneyimden başlamadığı; tam aksine deneyime itiraz ederek başladığı ve deneyimi bir yanılsama olarak değerlendirerek ayakta kaldığı sonucunu çıkarmak zorundayız."

Riccardo Manzotti, Feyerabend'den etkilenmiş bir filozof olarak, bilinç-beden özdeşliğinin mümkün olmadığının tespit edilmesi üzerine bilinç-nesne özdeşliğini savunan bir bilinç teorisi geliştirdi. Bilincin özelliklerini beyinde veya bedenimizde bulamıyor isek, bilinçli deneyimimize giren objenin kendisinde aramalıyız. Karşımızda bir elma görüyorsak, deneyimimizde bir elma vardır ve bu olayda elma deneyimimize en çok benzeyen şey, elmanın kendisidir, beynimiz veya sinir sistemimiz değil. 

Manzotti'nin "Bilinç-Nesne Özdeşliği" teorisinin savunulacak ve eleştirilecek yanlarını başka bir yazıya bırakıyorum.

16 Ocak 2021 Cumartesi

Özgür irade yok mudur? Benjamin Libet deneyi ne söylüyor?

 "Bütün kuramlar özgür iradenin aleyhine, bütün deneyimler özgür iradenin lehinedir." Samuel Johnson

Bilimsel olarak varlığı uzay-zamanda gösterilememiş, fakat deneyimlerimizin bize varlığını kuvvetle dayattığı bir fenomen, özgür irade. 

Çoğumuz özgür irade sahibi olduğuna inanır, fakat nörobilim bize özgür irade sahibi olduğumuzu kanıtlayacak, hatta bırakın kanıtlamayı, çağrıştıracak bir yaklaşım sunmuyor. Evrenin yapısına dair fizik ve biyoloji kuramımızda özgür irade yoktur. Hatta sinir sistemimiz üzerinde yapılan bazı deneylerin ve araştırmaların, özgür iradenin var olmadığını kanıtladığı zannedilir. Bunların en meşhuru Benjamin Libet deneyidir. 

1983 yılında yapılmış bir deneydir. Gönüllülerin önüne bir buton koyulmuştur ve istedikleri an butona basabilecekleri söylenmiştir. Bununla birlikte butona basmaya karar verdikleri ve ardından bastıkları saniyeler ayrı ayrı tespit edilmiştir. Gönüllülerin kafalarına beyin dalgalarının kombinasyonlarından çıkan dalga paternlerini kaydeden EEG cihazları da bağlıdır.

Deneyin sonucu enteresandır. Hastalar beklendiği üzere önce butona basmaya karar vermiş, bundan 200 milisaniye sonra da butona basmıştır. Fakat butona basmaya karar verdikleri andan yaklaşık 350 milisaniye önce beyin EEG'lerindeki dalga paterninde bir değişiklik görülmüştür. Yani onlar karar vermeden önce beyinde bir şeyler olmuştur. Ne olduğu bilinmemektedir.

Yukarıdaki EEG trasesine göre beyindeki ilk değişiklikler A noktasında başlamış ve EEG dalgalarına yansımıştır, B noktasında gönüllüler butona basmaya karar vermiş, 0 noktasında ise butona basmışlardır.

Çoğu araştırmacı bu sonucu şu şekilde yorumlar: Gönüllülerin karar verdiklerini sandıkları andan daha önce beyin zaten butona basmaya karar vermişti. Gönüllüler butona kendilerinin bastıklarını zannederler fakat beyin bunu onlara dayatır. Karar vermeden 350 milisaniye önce görülen beyin dalgaları bunun kanıtıdır. Dolayısıyla özgür irade ile alınmış sanılan kararlar, aslında öncesinde beyin tarafından emr-i vaki ile ortaya çıkarılmış şeylerdir. Özgür irade yoktur.

Ben bu yoruma katılamıyorum. Bu yorumun bilimsel bir yorum olduğunu da düşünmüyorum.

Birincisi, gönüllülerin butona basmaya karar verdikleri an, yukarıdaki yorumu yapanların iddia ettikleri gibi kendi karar verdiklerini "zannettikleri" ama aslında öyle olmayan an olabilir gerçekten. Buna itirazım yok. Fakat bu durum, onların kendilerinin karar vermediği anlamına gelmez. Kararı kendileri vermiş, fakat zamanlamasında yanılmış ve gecikmiş olabilirler. "Kararı kendi özgür iradeleri ile almadıkları" iddiası, fazlasıyla aceleci, önyargılı ve basit görünüyor gözüme.

İkincisi, karar verdikleri andan 350 milisaniye önce görülen beyin dalgaları, kararın dalgaların görüldüğü an verildiğini, hatta daha öncesinde de verilmiş olabileceğini gösterebilir. En azından aksini göstermez. Sonuçta irade ile EEG dalgalarının arasında nedensel bir ilişki kurulabilmiş değildir. Kurulduğunu veya kurduğunu iddia eden varsa dinlemekten büyük zevk duyarım.

Bu deneyin yanlış yorumlanmasının en birincil sebebi, zaman ve mekan algımızın naifliğinde yatıyor kanımca. Deneyimlerimiz arasında "an" diye bir deneyim bulunmadığı herkesçe malumdur. Malum değilse bile küçük bir denemeyle anlaşılabilir. Bizler "an" diye bir deneyim sahibi değiliz. Algımız, süreçleri deneyimleyebilmek üzere tasarlanmıştır, tek bir "an"ı değil. Hangi "an"ı algılamaya çalışsak, geç kalacağımız kesindir, biz algılamaya çalışırken o an 350 milisaniye önce geçip gitmiştir... Libet gönüllülerinin butona basmaya karar vermelerinden 350 milisaniye önce beyinlerinde birtakım dalgalar görülmesi, şimdi daha mantıklı bir zemine oturdu diye tahmin ediyorum. "An" algısı, algılama çabasından her zaman daha geç ortaya çıkacaktır. Bu yüzden, Libet deneyinde beklentileri sarsan, devrim niteliğinde bir sonuç bulunduğu görüşüne üzülerek katılmadığımı itiraf etmeliyim.

Dahası, beyin fizyolojimiz ve nöron dinamiğimize dair bilgimiz, özgür iradenin varlığına kesinlikle bir şans vermezken, bunun ne anlama geldiğini tam olarak kestiremediğimiz EEG dalgaları ile desteklenmeye çalışılması, zaten gereksizdir. Özgür irade, laboratuvarın değil, günlük yaşam deneyiminin ortaya çıkardığı bir fikirdir.

Özgür irade ile beyindeki iyon akışları arasında doğrudan bir nedensel ilişki bulunmadığı takdirde kesin yorum sahibi olamayacağımızı düşünmekten kendimi alamıyorum. Adeta bir perdenin önünde birtakım olayları gözlemliyoruz, perdenin önündeki bu olaylardan yola çıkarak perdenin arkasında bulunan ve hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir dünyayı anlamaya çalışıyoruz...

15 Ocak 2021 Cuma

Bilinç Materyalizmi Çökertmiş Midir?

“Ben bir materyalistim ve bilinç, geleneksel anlamdaki materyalizmi çürütmüştür. Fakat benim anladığım türdeki materyalizmi çürütmemektedir.” John Searle 

Modern bilinç araştırmaları, içinde yaşadığımız fizik evrenin bilinen kanunları ile bilinçli deneyimlerimiz arasında bir çatışma olduğunu bize dayatmıştır. Bilinç üzerine yeterince düşünmüş ve düşünürken bir noktaya kadar mantıksal algoritmasını ve sağduyusunu kaybetmemiş herkes bu çatışmanın farkındadır. Bunu düşündüren, günlük hayattaki bilinçli deneyimlerimizi veya benzelerini sinir sistemimizin ve beynimizin içinde göremiyor olmamızdır. Beynimiz birtakım hücrelerden ve iyon akışlarından oluşmakta iken deneyimlerimiz ise son derece gerçek yaşantı ve his kesitlerinden oluşur. Bu durum, bilinç problemine bilimsel çerçeveden yaklaşma işini oldukça güçleştiriyor.

Fizik evrende bilinçli deneyimi kesin olarak gösterebilmiş ve genel-geçer kabul edilmiş bir bilinç teorisi mevcut değildir (İtalyan filozof Riccardo Manzotti’nin The Spread Mind teorisini daha sonra inceleyeceğiz). Bilinç eğer var ise, bilimsel anlamda bir mekanda ve zamanda var olmalı ve orada gösterilebilmelidir. Fakat ne fizikte, ne biyokimyada, ne de nörobilimin sınırları içinde bilinci “işte burada” diye gösterebileceğimiz bir nokta hala yok. Bu problem bazıları tarafından “zihinsel olanı fiziksel evrende gösterememe problemi” veya “zihinsel olanı fiziksel olana indirgeme” şeklinde ifade edilir. Roger Penrose, “Evrenin yapısına dair fizik kuramımızda, neden bazı varlıkların bilinç sahibi olup bazı varlıkların bilinç sahibi olmadığını açıklayacak bir şey bulunmamaktadır.” demişti. Çünkü insan bedenini ve özelde beynini açıkladığımız Newton mekaniği sınırlarında mutlak determinist bir süreç hakimdir ve bilinç, zihin, irade gibi kavramlara fizik kuramımızda yer yoktur.

Mevcut paradigmada bilimsel sınırların içinde kalmak istiyorsak, bilinç denen şeyin varlığını iddia edememe mecburiyetindeyiz. Çünkü önceki yazılarda bahsettiğimiz üzere, bilinç denen şeyin farkındalığı olmasa, yalnızca nörobilim ve biyofizik bilgilerimize dayanarak bilincin varlığına ulaşmamız mümkün değildir. Çünkü nöron = aksiyon potansiyeli ile bilinçli deneyim aynı şey değildir, beyin ve zihin aynı şey değildir. Elde ettiğimiz bilimsel deliller dışında başka bilgi kaynaklarından da faydalanmak zorundayız. (Burada kastettiğim alternatif bilgi kaynağı, akıldır.)

Günümüzde en yaygın kabul edilen bilinç teorisi, bilincin beynin Newtonian algoritmik haritası, yani nöron bağlantısallığı tarafından oluşturulan bir fenomen olduğu yönünde. Bunun mümkün olmadığını yukarıda açıklamıştık. Beynin algoritmik haritasını tek kaynak olarak kullanmamız, bilincin varlığını inkardır. Ters önerme ile, bilincin varlığı, beynimizin Newtonian bağlantısallığının ve nöronal materyalinin ötesinde bir şeyler olduğu fikrini bize dayatır. Özetle saf materyalizm, bilinci açıklamakta yetersiz kalmıştır.

Amerikan felsefeci John Searle, ömrünün büyük bir kısmını bilinç araştırmalarına ayırmıştır ve bu konuda pek çok yayını mevcuttur. John Searle’ün bilinç ile ilgili görüşlerini daha sonra ayrı bir yazıda inceleyeceğiz.

John Searl, Closer the Truth belgesel serisine konuk olduğu bir bölümde “Ben bir materyalistim ve bilinç, geleneksel anlamdaki materyalizmi çürütmüştür. Fakat benim anladığım türdeki materyalizmi çürütmemektedir.” şeklinde bir cümle kurmaktadır. Kendini bir materyalist olarak tanımlayan Searle, geleneksel materyalizm ile bilinç arasındaki çatışmayı, yeni bir bilinç anlayışı geliştirerek ya da bilincin varlığını inkar ederek değil, yeni bir materyalizm anlayışı geliştirerek aşmaya çalışmaktadır. Searle’ün bilinç bağlamında geliştirdiği materyalizm anlayışının ayrıntılarına başka bir blogda gireceğiz.


Yukarıda adından bahsettiğimiz İtalyan filozof Riccardo Manzotti ise, bilinç problemini açıklamaya çalışırken materyalizmin yetersizliğini ilan etmekte ve kendisini "fizikalist" olarak tanımlamaktadır (Manzotti’nin fizikalizm tanımı, materyalizm dışı ama fiziksel olanın kabulü anlamındadır). Fizik anlayışımızda kusur bulunduğunu ifade eden ve kendi fizik anlayışını revize eden Manzotti, materyalizmin bilinci açıklamakta yüzyıllardır kullanıldığını fakat başarısız olduğunu söyler. Çünkü materyalist bilinç teorisi, beyine dair bilgimizin katlanarak çoğalmasına rağmen bilinci açıklayabilme konusunda hala aynı yerdedir. Bu ise materyalist hipotezin yanlışlığını gösterir. Bu görüşüyle Manzotti, materyalizm dışında fakat bilimin sınırlar içerisinde kalarak bilinç problemine uzmanca bir yaklaşım geliştirmiştir.

İngiliz fizikçi Roger Penrose ise "Bilime aşırı inanan bir insanım." demektedir. Hayatını geleneksel materyalist teorinin bilinci açıklayamadığını ispatlamaya adamış bir bilim insanı olarak Nobel fizik ödülü almıştır.

Beyin araştırmalarımız her gün bizi şaşırtmakta ve bilinç sorununu çözeceğimize dair inancımızı daha da arttırmakta. Tünelin sonundaki ışığa gün be gün daha da yaklaştığımızı düşünüyoruz. Fakat bu durum ne kadar böyle? Beyin fizyolojisinin daha da ayrıntılarını öğreniyoruz, beyine dair bilgimiz artıyor, fakat bu bizi bilincin doğasını anlamaya ne kadar yaklaştırıyor?