“Evrenin yapısına dair fizik kuramımızda, neden bazı varlıkların bilinç sahibi olup bazılarının bilinç sahibi olmadığını açıklayacak bir şey bulunmamaktadır.” 2020 Nobel Fizik ödülü sahibi, Sir Roger Penrose
Zihin ve beyin aynı şey midir? Bu soruya gayriihtiyari “Tabi
ki değildir.” dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü beyin, vücudumuzun organlarından
bir organdır. Zihin ise beynimizle bir şekilde ilişkili olan akıl, fikir ve
algı dünyamızdır. Peki elimizdeki bilimsel bilgi birikimi, bunu ne kadar
doğruluyor? Akıl ve felsefe ise bilimsel bilgimize ne kadar uyuyor?
Beynimizde aşağı yukarı 85 milyar nöron, bir o kadar da glial
hücreler dediğimiz yardımcı hücre vardır. Bu nöronlar, birbirleriyle nöron başına
binlerce bağlantı kuracak şekilde dallanıp budaklanır ve ortaya inanılmaz bir
bağlantısal harita çıkar. İşte beyin budur. Adına beyin dediğimiz bu bağlantı
haritası, merkezi sinir sisteminden vücuda dağılan çevresel sinirler ile vücut
fonksiyonlarının tamamına bir şekilde müdahil olur.
Nöronlar ağaç misali bir gövdeye ve o gövdeden çıkan çok sayıda uzantılara sahiptir. Bu hücre gövdesi ve uzantılarında aksiyon potansiyeli dediğimiz bir elektriksel akım mevcuttur. Nöronun bilgi iletme fonksiyonu bu elektriksel akım aktivitesi iledir. Elektriksel yük sahibi iyonların yol boyunca hücrenin içine dolması veya dışına boşalması, hücrenin içi ve dışı arasında olan ve hücre boyunca ilerleyen bir elektriksel gradiyent-farklılık oluşturur. Bir nöronun uzantısının sonuna kadar devam eden bu elektriksel akım bilgisi, diğer nörona ise nörotransmitter veya nöro-taşıyıcı dediğimiz bazı moleküller (glutamat, serotonin, noradrenalin, dopamin…) aracılığı ile taşınır. Vücuttan beyine bilgi getiren nöronlar, beynin belirli bölgelerinde diğer nöronlara bilgi iletir, beyindeki bu bilgiye ise aşağı inen yollar sayesinde aynı şekilde cevap verilir.
Peki iletilen şey (bilgi) nedir?
Nöronlardaki yol boyu devam eden iyon değişimlerinin bilgisine
sahibiz, diğer nörona geçişteki nörotransmitter aktivitesinin bilgisine
sahibiz, beyine gelen elektrik akımının beyinden tekrar yanıt olarak aşağı
indirildiğini de biliyoruz. İletilen şey tam olarak nedir?
Beynin nasıl çalıştığına aşağı yukarı vakıfız. Ama birtakım nedensel molekül hareketleri, insan zihnini nasıl oluşturur? Nöron düzeyindeki kütle hareketleri, bilinci veya bilinçli deneyimi nasıl var eder? Amiyane tabirle et olan beyinden nasıl zihin doğar? İşte bütün dünyanın cevabını bulması gerektiğine yeni yeni ikna olduğu o soru…
Biraz daha açmak gerekirse, vücudumuzdaki sinirsel süreçler,
bilinçli deneyimi nasıl meydana getirir? Işığın dalga boyları, beynimizde nasıl
renk denen deneyimlere dönüşür? Bu durum, beynimizin ürettiğine inandığımız tüm
deneyimlerimiz için sorgulanabilir. Renk, koku, tat, ses, ağrı, sıcaklık hissi…
Bilimselliğin sınırları içinde kalarak cevap vermemiz gerekiyorsa, sinir sistemimiz tüm bu deneyimleri tek başına, yardımcıya ihtiyacı olmadan açıklayabilmelidir. Bilimsel bilgimizin açıklayamadığı şeyleri -ki bunlar burada bilinçli deneyimimiz, zihnimiz, yani hayatımızın tamamı oluyor- kanıtlayamadığımız için varlığından da kesin bir dille söz edemeyiz. Misal; görsel sistemimizde, sinir sistemimizde, doğaya ait elektromanyetik ve nörofizyolojik süreçlerin bilgisinde renk bilgisi yoktur. Dolayısıyla bilimsel bilgimize göre doğada renk diye bir şey olmamalıdır. Renk, bizim algımızda mevcuttur. Misal, karşımdaki duvarı ben morun bir tonunda görüyor isem, bir kedi veya arı ise yeşilin bir tonunda görüyor olabilir. Bu durumda duvarın gerçek rengi mor mudur, yoksa yeşil midir? Ben mi daha gerçek görüyorum, yoksa kedi veya arı mı? Bilimsel cevap: Doğada renk yoktur, duvarın rengi yoktur, yansıttığı bir dalgaboyu vardır ve bu dalgaboyu benim beynimde mora, kedinin beyninde yeşile dönüşüyor. (Nasılı belirsiz…) Bilimsel bilgimize göre beynimdeki nöronal süreçler, yeşile dair bilgimi açıklayacak tek materyaldir, dolayısıyla bu nöronal süreçler yeşil bilgisinin ta kendisi olmalıdır. Bu tekil örnekten yola çıkılırsa; beyin ve onun bağlantısal haritası, deneyimlerimden oluşan bilincimin ve zihin dünyamın ta kendisi olmalıdır. Bilimsel bilginin sınırları içinde, beynin zihinle aynı şey olduğunu söylemek gerekir. Çünkü özetle, zihinsel dünyamız ve bilinçli deneyimimiz, beynimizdeki bağlantısal haritadan başkası değildir.
Problem şu ki; yukarıdaki cümleleri bir postüla olarak kabul
edersek, beynimize veya sinir sistemimize ait herhangi bir nörobiyolojik bilgi
ile belirli bir bilinçli deneyim arasında doğrudan ilişki kurabiliyor olmamız
gereklidir. Mesela, x dalgaboyu ile a rengi arasında doğrudan bir ilişki
bulunmalı. Fakat hiçbir rengi görmemiş olan doğuştan görme engelli bir insana,
dalga boylarından bahsederek rengi izah edemezsiniz. Çünkü renk bilgisine sahip
olmak için rengi bizzat deneyimlemek gerekir, dalgaboylarının bilgisine sahip
olmak değil. Bu tekil örnekten de yola çıkarak söyleyebiliriz ki; bilinç diye
bir şeyden haberdar olmasaydık, yalnızca beyin nöronlarından ve bağlantısal
haritadan yola çıkarak bilincin varlığına erişemezdik, illaki deneyimlememiz
gerekirdi. Buradan çıkacak sonuç; dalgaboyları ve bunların sinir sisteminde
oluşturduğu nedensel süreçler, renk bilgimiz ile aynı şey değildir. Yani beyin
ve zihin (veya bilinçli deneyim) aynı şey değildir.
Başka bir örnek: insan vücudunun algılayabildiği 10’a yakın
ağrı çeşidi mevcuttur, fakat bu ağrı çeşitlerinin hepsi benzer nörofizyolojik süreçler
ile beyne iletilir. Ağrı çeşitlerini birbirinden ayıracak bilimsel bilgi, sinir
sistemimizin neresindedir? Elimizdeki bilgi, ağrı çeşitlerini ayırabilmemize ve
tanımlayabilmemize izin vermez. Bunu yalnızca bu ağrıları bizzat deneyimleyerek
yapabiliriz. Dolayısıyla nöronal fizyolojik süreçler, ağrı ile aynı şey
değildir. Yani beyin, zihin ile aynı şey değildir.
Beyin-bilinç çelişkisinden kurtulmanın bir yolu, Kartezyen düalizmi kabul etmektir. Yani bir bedensel, bir de zihinsel sürecin varlığını kabul ederek, ayrıca bu ikisinin birbirinden ayrı ama bir şekilde birbiriyle bağlantılı olduğunu (ki Descartes bunun beyindeki pineal bez sayesinde olduğunu söylüyordu, fakat nasılını söylemiyordu) söyleyerek bu beyin-zihin çelişkisinden kurtulabiliriz. Fakat bunu yaparak bilimsel sınırların içinde kalamayız. Beyinden ayrı bir zihinsel süreci kabul etmek, bilimsel olarak yenilgiyi kabul etmek anlamına gelir.
İkinci seçeneğimiz, bilincin ve zihinsel süreçlerin varlığını
reddetmek ve insana ait olan bütün deneyim ve özellikleri beyin ve bedensel
süreçlerden ibaret olarak görmektir. Bunun diğer adı ise, beyni zihin ile aynı
şey olarak kabul etmektir ki, tamamıyla materyalist bakış açısından doğmaktadır. Günümüzde bilimsel çevrelerin büyük çoğunluğu bu
görüştedir -ki onların da büyük çoğunluğunun bu görüşte olduğunun farkında olmadığını
düşünüyorum-. Bu görüşün kusurlu oluşuna dair fazlasıyla basit, ama yeterince kuvvetli delilleri
ise yukarıda sıralamıştık.
Beyin ve sinir sistemi ile alakalı popüler bilim kitaplarında
sık sık “beynin karar verdiği, beynin bize oyun oynadığı, beynin vücudumuzu
yönettiği, beynin bir şeyler istediği, beynin bir şeyleri sevmediği” gibi
insansı fonksiyonlar üstlendiğine dair cümleler görürüz. Bu cümleleri, bilimsel
kisvesine girmiş Kartezyen düalizmin başka bir çeşidi olarak görüyorum. Çünkü
beyinde gerçekleşen olay, hücre içi entropiyi sabit tutmak adına birtakım iyon
giriş-çıkışları yapmak ve iletici nörotransmitterler salgılamaktır. Beynin bir
şeylere karar verdiğini söylemenin bilimsellikle bağdaşmayacağını düşünmek,
bedihiyattandır. Yani bunu söylemek, bilimsel olarak yenilgiyi kabul etmektir.
Peki beyin-zihin çelişkisini bilimsellik sınırlarını aşmadan çözebilmek için diğer seçeneklerimiz neler olabilir?
“Beyin, zihin değildir. Bir beyin aktivitesi haritasına bakarak zihnin duygularını, tepkilerini, umutlarını ve arzularını öngörmek, hatta anlamak bile mümkün değildir.” David Brooks, NYT








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder