11 Mayıs 2024 Cumartesi

Neo-Darwinizm ve Tanrı İnancının Kökenleri: Bir Deney Tasarımı

Özellikle teistik evrimciliğin öncülük ettiği bir söylem olarak; Neo-Darwinist evrimin canlıların türleşmesine yönelik yalnızca doğal-bilimsel bir mekanizma önerdiği ve metafiziksel (naturalist-materyalist) bir bagaj taşımadığı anlayışını daha yakından irdelemek için tasarlanmış bir zihinsel deney düzeneği:

(Bu deney, pratik olarak uygulanmış değildir, yalnızca düşünce deneyi düzeyindedir. Düzenekte bahsedilen bilgilerin olgusal karşılığı yoktur, tamamen varsayımsaldır.)




"Popülasyondan rastgele seçilen 10 insanda 3 temel entelektüel yetenek araştırıldı:

1- Şempanzelerle evrimsel açıdan nispeten daha ortak olduğu düşünülen bir entelektüel yetenek olarak alet kullanma
2- Şempanzelerle evrimsel açıdan daha az ortak olduğu düşünülen bir entelektüel yetenek olarak müzikal enstruman çalma
3- Tanrı inancı

10 insanın beynine yönelik bu 3 yeteneğin sergilendiği esnada, ve ayrıca normalizasyon amaçlı istirahat düzeyinde, insanların beyinlerine yönelik fonkisyonel MR görüntüleme yapıldı.

Bu 3 entelektüel faaliyet esnasında beyinde aktive olan alanlara dair 10 insanda istatistiksel bir analiz sonucunda bu faaliyetlerin ilişkili olabileceği beyin bölgeleri tespit edildi.

Ardından bu 3 faaliyet esnasında beyinde aktive olan alanlardan alınan doku örnekleri 10 şempanzenin beyinlerindeki aynı veya benzer konumlardan alınan doku örnekleriyle hem moleküler (genetik), hem histolojik hem de morfolojik (anatomik) olarak karşılaştırıldı.

1- Şempanzelerle evrimsel açıdan daha ortak olduğu düşünülen "alet kullanma" yeteneğinin beyinde temsil edildiği alanlardan alınan örneklerin karşılaştırmasında, hem moleküler, hem histolojik, hem de morfolojik açıdan insan ve şempanze beyin dokuları arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir benzerlik görüldü.

2- Şempanzelerle evrimsel açıdan daha az ortak olduğu düşünülen "müzikal enstruman çalma" yeteneğinin beyinde temsil edildiği alanlardan alınan örneklerin karşılaştırmasında, hem moleküler, hem histolojik, hem de morfolojik açıdan insan ve şempanze beyin dokuları arasında istatistiksel açıdan anlamlı benzerlikler yeterince görülmedi.

3- Tanrı inancı ile ilişkili olabilecek beyin bölgelerinde yapılan araştırmalarda insan beyni ile şempanze beyni arasındaki benzerlik, "alet kullanma" yeteneğine yakın şekilde istatistiksel olarak anlamlı görüldü."

Bu deney düzeneğinden çıkarılacak sonuç nedir:

a- Deney, tanrı inancının daha primitif haliyle şempanzelerle ortak atamızdan miras aldığımız nörolojik-davranışsal bir adaptasyon olduğunu kanıtlar/işaret eder.

b- Deney, tanrı inancının evrimsel kökenlerine dair mutlak bir kanıt olarak sunulamaz. Çıplak istatistiksel veriler istenilen yönde yorumlanabilir.

c- Deney, tanrı inancının evrimsel kökenlerine işaret ediyor olabilir, fakat tanrının hariçte gerçekten var olup olmadığı ile ilgili bir veri sunmadığı için tanrının varlığına dair bir fikir vermez.

***

Bilindiği gibi Charles Darwin "İnsanın Türeyişi" kitabında insana has zannedilen nice yetenek ve işlevin aslında daha ilkel canlılarda da çeşitli düzeylerde mevcut olduğunu ve doğal seçilim yoluyla insana miras kaldığını çok sayıda örnek vererek savunmaya çalışır. Bunların arasında akıl, sanat, ahlak vs. sayılabileceği gibi, tanrı inancı da vardır. Kitabında "tanrı inancı" adında bir başlık açarak bunun benzeri sayılabilecek davranışların diğer bazı hayvanlarda da mevcut olduğunu, rüyalardan alınan ilhamlarla önce tinsel ruhlar düşüncesinin oluştuğunu ve bunun zaman içinde çok tanrılı dinlere, çok tanrılı dinlerin ise tek tanrılı dine evrildiğini ve tanrı düşüncesinin bu suretle ortaya çıktığını iddia eder.

Yukarıdaki deneyi, Darwin'in bu iddiasını daha yakından inceleyebilmek amacıyla tasarladım. Bu deneyden çıkarılacak sonuçlarda, aslında kişilerin bilim felsefesine yaklaşımları da şüphesiz yönlendirici olacak. Daha önce farklı konumlarda belirttiğim gibi benim bu konudaki yorum ve görüşlerim, Darwinistik evrimin kendi başına bir teori olup, teorinin kendi içindeki deneysel verilerini irdelemekten kat'ı nazar ederek, taşıdığı metafiziksel bagajlar nedeniyle teizm/tek tanrı inancı ile bağdaşmasının mümkün olmadığı yönünde. Çünkü Darwinistik evrim teorisinde tanrı inancı doğanın ürettiği bir adaptasyondur. Tanrı inancı insana ait değil, insandan daha ilkel canlılarda da benzer şekilde var olan, ve doğa karşısında tanrı inancı bir köpek için neyi ne kadar ifade ediyorsa insan için de aynı şeyi o kadar ifade eden bir varsayımdır.

Teizmde ise tanrı inancının kaynağı, bizzat tanrının peygamberleri veya başka vasıtalar ile insanlara kendini tanıtmasıdır. Teistik evrim, evrimsel sürecin tamamiyle insan denen varlığın oluşması ve ilahi teklife muhatap kılınması amacıyla gerçekleştiğini ve her aşamasında tanrı tarafından bizzat idare edilerek manipüle edildiğini savunur veya savunmak zorundadır. Fakat bildiğimiz üzere Darwinistik evrim kördür, tamamen doğaldır, doğa dışı unsur barındırmaz, herhangi bir amaç taşımaz, herhangi bir tasarım veya akılsal bir kuvvet içermez. İçerirse, Darwinistik evrim olmaktan çıkar, teistik evrim, yani bir çeşit yaratılış senaryosu olur.

Bu durumda yeteri kadar veri elde edildiği takdirde Neo-Darwinistik evrimin tanrı inancının doğal nedenlerle belirmiş/meydana gelmiş bir adaptasyon olduğunun deneysel verilerle de desteklendiğini savunması son derece olası değil midir?

C şıkkında bahsettiğimiz üzere, "insanın sahip olduğu tanrı inancının doğal nedenlerle meydana gelmiş bir adaptasyon olması, tanrının hariçte gerçekten var olup olmaması ile ilgili bir durum değildir, dolayısıyla tanrı yine de var olabilir" şeklinde bir savunu verilebilir. Fakat bu durumda Neo-Darwinistik evrim düşüncesine göre bu savununun kendisi de doğal nedenlerle ortaya çıkmış bir adaptasyon sayılacağından, tanrının hariçte var olup olmadığına dair bilginin epistemik değerine yönelik bir kanaate varılamaz, denebilir.


29 Ocak 2022 Cumartesi

Kantçı Nesne Teorisinin Deneysel Eleştirisi: James J. Gibson ve Ekolojik Görsel Algı Kuramı

 Bir nesneye baktığımızda hepimiz aynı şeyi mi görüyoruz? Faraza aynı adlandırdığımız bir rengin ikimize aynı göründüğünden emin olabilir miyiz? İnsanların yeşil diye andığı rengi ben kırmızı görüyor olsam ve fakat bana bu rengin ismi çocukluğumdan beri yeşil diye öğretilmiş olsa, bunu nasıl anlayabilirdiniz? Veya ben hayatımda renk diye bir görü sahibi olmamışsam, bana rengi kelimelerle gösterebilir miydiniz? Bu problemin adı Kantçı terminolojide kavram (begriff) ve görü (anschauung) ayrımıdır. Immanuel Kant, kavramsal bilgi ile görüsel bilgiyi birbirinden ayırmış, kavramları ve onların bağıntılarını kullanarak görüsel bilgiye erişimin mümkün olmadığını iddia etmiştir. Bu noktada ise şu sorun ortaya çıkıyor ki Kant'ın ve neredeyse tüm düşünürlerin üretimleri bu problemi çözme amacını taşır: Henüz dünyayı herkesin aynı algıladığından bile emin olamazken, nasıl evrensel geçerliliği olan bilimsel yasalardan bahsedebiliriz, ve dahi herkes için geçerli ahlaki kurallardan bahsedebiliriz? O halde algı denen şeyin nidüğünü bir çözmemiz gerekiyor.

Bu problem burada dursun ve madalyonun diğer yüzüne bakalım. 

Aceba nesnenin kendisi yeşil değilken ben mi onu yeşil görüyorum, yoksa nesnenin kendisi gerçekten yeşil olduğu için mi bana yeşil görünüyor? Yukarıdaki düşüncelere rağmen her birimiz gördüğümüz rengin diğer kişilerce de aynı şekilde göründüğüne dair bir izlenime ve inanca sahip değil miyiz? Sizin yeşil gördüğünüz bir nesneyi benim veya başkasının kırmızı gördüğünü düşünmezsiniz. Halbuki bana kalırsa diğer insanların dünyayı benim gördüğümden farklı görüyor olma ihtimalleri bile aklımı kaçırtacak kadar ürkütücü. Buna rağmen bu ihtimali rahatlıkla görmezden gelerek psikolojik krizlere ve bunalımlara girmeden normal yaşamıma devam edebiliyorum, herkes gibi. Herkesin dünyayı benim gibi algıladığını kabul ettiğim takdirde, herkes ve her yer için geçerli bilimsel yasalar da herkes için aynıdır, ayrıca herkesi bağlayıcı ahlak yasalarından ve siyaset felsefesinden de bahsetmeme engel olan bir şey kalmaz. Bu durumda rahatlıkla bilim yapabilirim. 

Problemi birinci görüşten ele alanlar, başta Kant olmak üzere, nesneleri iki vecihte ele aldılar, nesneleri bize tezahür ettiği (erscheinung) şekliyle bilebileceğimizi, ama kendi başına olan şeyin (ding an sich) bilinemez olduğunu iddia ettiler. Yani nesne kendinde yeşil değil, ben o nesnede yeşilliği inşa ediyorum. Kant, dış dünyada kendi başına nesnelerin ve düşünülürlerin mevcut olup bizim ise akli/entelektüel bir görü yoluyla bunların bilgisine doğrudan aktif bir şekilde eriştiğimiz ve nesneleri yakaladığımız düşüncesine ve bu yolla klasik metafiziğin söylemlerine sert bir şekilde karşı çıktı. Kendi başına var olan nesneyi idrak etmem için bizzat harekete geçirdiğim akli görünün varlığını reddetti. Ona göre nesnelere ait duyusal veri hissetme yetisi (sinnlichkeit) ile alınır, muhayyilenin (einbildungskraft) şemaları ile canlandırılarak üst üste çakıştırılır ve tam algı/kendilik idraki (apperzeption) yoluyla algıya dönüşür. Bu aşamaya kadar nesne kurulmuş fakat kavranmamıştır, çünkü Kant'a göre muhayyile kördür, muhayyilenin bir kavrama veya anlama yetisi yoktur, salt canlandırma işlevi görür. "Kavramsız görüler kördür" derken Kant bunu kast eder. Bu aşamadan sonra kurulan nesneye müdrikenin (verstand) saf kavram ve kategorileri (farz edelim masa kavramı ve onunla ilişkili olan cevher ve araz kategorileri) üzerinden birlik verilir ve nesne (masa) zihinde kurulmuş olur. Bu formüle göre dışarıdaki nesneler öznesi tarafından idrak ediliyor değil, içeride inşa ediliyordur. Çünkü nesneden gelen duyusal veri, nesneye birlik verip onu deneyimlemek için yeterli olmayıp muhayyile ve müdrike üzerinden bazı işlemlere tabi tutulması gerekir. Kant'ın nesne kuramı bundan daha fazla özetlenebilir mi bilmiyorum. Ama Ayhan Çitil'in şu analojisini hatırlayabiliriz (Kant Okumaları, Birinci Kritik, s. 197): 

"Duyumlama (hissetme) yetisi yoluyla farkına vardığım malzemede bu tür bağıntılar (kavram ve kategoriler) var mı? Kant'a göre yok. Duyusal temsil, benim için zaten bunlar aracılığıyla kurulan bir şey. Varsa da ben bu kuruluş öncesindeki halini bilemem. Fiziksel olarak düşünelim. Elektronik mühendisi, mesela kalbi dinleyen bir cihaz yaptığında, elektronik veri toplayacak bir cihaz üretiyor. Kalbin atışını (ses dalgalarını) elektrik uyarımları halinde iletiyor. Belli birtakım karmaşık dalga dizisi olarak depoluyor. Bu verilere baktığınızda ne kalp var ne kalp sesi, sadece veri yığını. Beyin de böyle çalışıyor. Korkunç ve sonsuz bir veri bombardımanı karşısında. Buna beyin değil de isterseniz zihin deyin, hiç fark etmez. Bu verilerin herhangi bir parçasının tek başına bize söylediği bir şey yok. Biz bu veriyi alır, kendi yarattığımız (makineyi yaparken kullandığımız) belli serilerin, belli fonksiyonların altına düşüp düşmediğine bakarız ve işte o zaman anlamlanır. Dikkat edin. Ben zaten belli fonksiyonları bilirim. O, onun içinde var mı? Bu hangi değere, fonksiyona uyuyor? Bunları araştırırım. Tıpkı imgelemin (muhayyilenin) yaptığı gibi. Bir şey uyduğunda "Bu verinin anlamı şudur" demeye başlarım. Duyumlama bu şekilde gerçekleşir." 

Modern nörobilimin gelişmesi ile Kant'ın ortaya koyduğu bu nesne kuramı revize edilerek devam ettirildi, hatta artık nörolojik verilerin de "idrak edilen değil inşa edilen algı" fikrini desteklediğine inanılıyor. Çünkü renk, şekil, büyüklük gibi duyumsanan özelliklerin doğadaki nesnenin kendinde mevcut olmayıp bir şekilde beyinde ortaya çıkarıldığı düşünülüyor. Nesnenin görüntüsünün retina üzerine düştüğü ve farklı bir forma dönüştürülerek beynin ilgili alanlarına iletildiği, nesneye ait görüntüye tekrar dönüşebilmesi için birtakım zihinsel işlemlerden geçmesi gerektiği kabul edildi. Fakat bu düşüncenin yaygınlığıyla birlikte içerdiği şu sorun genellikle görmezden gelindi. Riccardo Manzotti'den okuyalım (Zihnin Ucu Bucağı, s. 11-20): 

"İnsanların dünyayı deneyimlediğini, bir şeyler hissettiğini bilmeseydik, nörofizyoloji hakkında bildiklerimizden yola çıkarak bu bilgiye ulaşabilir miydik? Hayır. Nöronların davranışında, bilinçle ilişkileri açısından sözgelimi akciğer hücrelerinden veya alyuvarlardan farklı olduklarını ima edecek hiçbir şey yok. Bütün hücrelerin en iyi yaptığı şeyi yapıyor onlar da. Yani entropiyi düşük tutmak için sodyum, potasyom, klorür, kalsiyum gibi iyon akışları yaratıyor ve bunun sonucunda nörotransmitterler (sinirsel ileticiler) salgılıyorlar. Bütün bunlar iyi hoş ama sabah göğünü izlerken açık mavi bir renk deneyimlediğimden çok uzak. Yani nöronların fiziksel aktivitesinin, benim göğe dair deneyimimi nasıl açıkladığını görmek kolay değil. ... Bilim bize dünyada renk olmadığını, rengin sadece beynimizde ortaya çıktığını söylüyor. Ama bilim insanları ne olup bittiğini görmek için beynin içine baktıklarında sadece milyarlarca nöronun elektrik impulsları ilettiğini ve kimyasal maddeler salgıladığını görüyorlar. Bilincin korelatları dedikleri şeyi buluyorlar, bilincin kendisini değil. Veya bu durumda, rengin korelatlarını buluyorlar, kendisini değil. Kafamızın içinde sarı bir muz yok, sadece gri madde (beyin) var." 

Kant'a göre hissetme yetisi ile elde edilen ham duyusal malzemenin tam olmayıp yukarıda özetlediğimiz zihinsel (modern anlamda nörolojik) işlemlere tabi tutulması gerektiğini söylemiştik. Fakat Kant duyumsanan özelliklerin yani kualiaların (renkler, kokular, sesler, tadlar...) nasıl ortaya çıktığını çözülemez bir problem olarak görür ancak çözmeye gerek de duymaz. Kant'ın nesne teorisini geliştiren modern nörolojik bilimler ise çıtayı yükselterek kualiaların nasıl açığa çıktığını gösterme hedefine yöneldi ve bilinçli algıların sinir sistemi tarafından üretildiğini iddia etti. Bununla birlikte bu çaba yukarıda Manzotti'den alıntıladığımız kayalara çarparak derin problemleri gün yüzüne çıkardı. 

Bu problemlere çözüm üretmek adına yazının başında bahsettiğim iki temel yaklaşımdan ikincisini benimseyen bir araştırmacıyı ben tanıyalı bir seneden az zaman geçti. Cornell Üniversitesi'nde çalışmalarını yürütmüş olan bilişsel psikolog James J. Gibson (ö. 1979) ve onun "Ekolojik Görsel Algı Kuramı"ndan bahsediyorum. Gibson'ın çalışmalarına ilk defa Wolfgang Smith'in eserlerinde rastladım ve muhtemelen aşağıda Smith'ten bir alıntı yaparak Gibson'ı tanıtmış olacağım. Yine de onun deneysel buluşunun modern algı teorilerinin tahtını kuvvetlice sarstığını görünce ülkemizde Gibson ve Kant'ın algı teorilerinin karşılaştırmalı bir analizini yapmak adına daha çok çalışma yapılması ihtiyacı olduğunu düşündüm. Bunun üzerine hem bu yazıyı yazdım, hem de Gibson'ın teorisini yazdığı "The Ecological Approach to Visual Perception (1976)" kitabını temin ettim ve dilimize kazandırmak adına çevirmeye başladım. Bu yazının yayımlandığı sıralarda çeviri işlerine devam ediyor olacağım. Aynı zamanda Gibson'ın teorisinin psikoloji ve robotik alanına etkilerinin ayrıntıları için İlknur Eliş tarafından yazılan ve dipnotlara eklediğim yazıya bakabilirsiniz. Ben bu yazıda Gibson'ın teorisinin felsefi sonuçlarını değerlendirmeye çalışacağım. 


Gibson 2. Dünya Savaşı'nda hava kuvvetlerinde görev almıştı ve pilot adaylarının görsel algı ile uçağı yönlendirmeleri üzerinde epey deneysel çalışma yapacak fırsat bulmuştu. Buna göre Gibson, pilot adaylarının görsel algılarının yer (zemin) ile ilişkilendiği takdirde uçak hareketlerini doğru yönlendirebildiklerini ve tek başına retinal görüntü denen şeydeki fiziksel verinin uçağa yön verecek görsel algıyı oluşturmakta yeterli olmadığını keşfetti. Yerin yani zeminin varlığında pilot adayları uçağı doğru hedefe yönlendirebilmiş, zeminin yokluğunda ise bu mümkün olmamıştı. Bu deneysel verilerden çıkardığı teorik sonuçlara göre, zemin üzerinden algılanabilir hale gelen ve Gibson'ın "çevre" dediği alan, yani duyumsanan alanda optik bir düzen vardı ve algı ancak bu optik düzlemin zeminle ilişkisi üzerinden ortaya çıkabilirdi. Bu düzendeki "değişmezler"in toplanması ile görsel algı ortaya çıkıyordu. Bu toplama işlemi hareketle olmaktaydı lakin bu hareket nesnede olabileceği gibi algılayanın hareketlerini de içeriyor. Gözlerin milisaniyeler içinde gerçekleştirdiği mikrosakkadik hareketler optik çevredeki bu sabitelerin ortaya çıkarılması işlevini görüyor. Çevreyi algılayan ben veya algılanan nesne hareket ettikçe optik düzen de değişmekte olup, nesnenin algıdaki şekil, büyüklük, renk gibi özelliklerinin değişmeden kendiyle aynı kalmasını sağlayan unsurlar vardır ki "sabiteler" derken kastedilen bunlardır, Gibson bunlara "değişmezler" (invariants) der. İşte görsel algının başladığı yer çevredeki bu değişmezlerdir; retinal görüntü veya onu takip eden nöral mekanizmalar değil. Zaten retinada olan şey bir görüntü değil, kuantum mekaniksel bir etkileşimle tetiklenen moleküler değişiklikler dizisidir. 

Gibson'ın deneysel düzeneklerinin ayrıntıları için kendi kitabına başvurulabilir elbette. Ama neticede Gibson, bilinçli algının beynin nöral mekanizmalarınca açığa çıkarıldığı fikrine şiddetle karşı çıkmıştı. Ona göre algısal verinin retinaya ulaştıktan sonra farklı bir formla beynin ilgili bölgelerine iletilmesi söz konusu değildi. Algıya, beynin nöral fizyolojisinin de dahil olduğu çevresel bütüncül bir süreçle bilfiil ulaşılıyordu. Bu nedenle Gibson'da alışıldık şekilde rijit bir özne-nesne ayrımı yoktur (bu düşünce Manzotti'nin özne-nesne özdeşliği teorisini anımsatır). Buna göre görsel algı, Kant'ın düşündüğü gibi bir inşa faliyeti değil, birinci sınıf bir idrak faaliyetidir. Özne, nesneden gelen duyusal malzemelerle nesneyi kurmuyor; duyusal özellikleri kendinde barındıran nesneyle bütünleşerek onu bilfiil idrak ediyor. Şüphesiz sağduyuya yakın olan görüş de budur. Gerçek nesnelerden oluşan gerçek bir dünyada yaşadığımız ve bu nesneleri algılayacak bir melekeye sahip olduğumuz düşüncesi, her şekilde daha realist gibi duruyor. Çünkü algının içindeki şeylerin beyinde üretilen birer görüntü değil dış dünyadaki gerçek nesneler olduğu fikri sıradan insan için daha akla yatkındır.

O halde optik düzendeki nesneler algıya konu olan özelliklerin tamamını kendinde barındırıyor ve özne olarak biz de bu özellikleri (Gibson değişmezlerini) aktif bir süreçle doğrudan idrak ediyoruz. Bu düşünce hiç şüphesiz Kantçı anlamda duyumsanan-kendinde olan (erscheinung-ding an sich) ayrımını ortadan kaldırdığı gibi, Kant'ın reddettiği şekliyle entelektüel-akli bir görü sahibi olduğumuzu yeniden iddia etmek anlamına gelir... 

Kant'a göre muhayyilenin, yani "kavramsız görülerin (algıların) kör" olduğunu belirtmiştik ki Gibson'ın hedefindeki nokta tam burasıdır. Tezahür eden özelliklerini kendisi taşıdığı için nesnenin bilfiil idrak edilmesinde Gibson'a göre kavramsal bir işleme yer yoktur. Nesneye birliğini saf kavramlar değil eylem potansiyelleri (affordances) verir. Bir nesneyi algıladığımızda optik düzlem o nesnenin pratik ve kullanılabilir özelliklerini bize sunar. Bir ağacın gerçekten çıkılabilir bir ağaç ya da bir denizin gerçekten yüzülebilir bir deniz olduğunu optik düzlemin eylem potansiyelleri belirler ve o nesnenin gerçek bir algısına erişebiliriz. 

Bu durum beyin yollarının entegrasyonunda da kendini gösterir. Görme ile ilişkili oksipital V1 korteksinden başlayan 2 ana yol görsel algı ile ilişkilendirilmiştir. Bunlardan biri görsel algının kavramsal düşünme ve verbal semantiklerle ilişkilendirildiği alt temporal alana giden ventral yol, diğeri ise beynin 3 boyutlu navigasyon merkezi sayılan ve eylem potansiyelleri ile ilişkilendirilen arka parietal alana giden dorsal yol. 

Görsel algı ile ilişkili dorsal ve ventral yolların beyin şeması üzerinden temsilleri ve DTI traktografi görüntüleri. Dorsal yol Superior longitudinal fasciculus'u (SLF) kullanmakta iken ventral yol Inferior longitudinal fasciculus'u (ILF) kullanmaktadır. (2) 

Humphreys'in çalışmalarında ventral yol kusuruna bağlı olarak kavramsal temsil becerisi bozulmuş hastalara birtakım nesneler gösterilmiş, hastalar nesnelerin adını söyleyemese de pratik amacına uygun şekilde nesneleri kullanabilmiştir. Ayrıca duyusal temsillere maruziyet sonrasında eylemsel dorsal yolun semantik ventral yoldan daha çok aktive edildiği, fonksiyonel MR görüntüleri ile gösterilmiştir (3). Bu durumun, Gibson'ın iddia ettiği gibi nesnelere birlik kazandıran şeyin müdrikenin kavramları değil eylem potansiyelleri olduğu yönündeki iddiasını desteklediği söylenmektedir. Ve ayrıca şunu telkin etmektedir ki, nesneler taşıdıkları eylem potansiyelleri üzerinden düşünülürse kavramsız algıların kör olduğu iddiasının Gibsoncı düşünce tarafından pabucunun dama atıldığı iddia edilmektedir. 

Eylem potansiyelleri, nesnelerin akılsal bir amaca matuf olarak tasarlandığı gaye-bilimsel bir düzeni telkin eder. Fakat Kant teleolojik bir düzenden kaçınarak mekanik fiziği temele koymuş olsa da, Gibson'ın Kant'ın fizik kuramına da itirazları vardır. 

Kant'a göre duyularımızla algıladığımız bu görüsel alan uzay-zamanın alanıdır ve bu alandaki nesneler Newton mekaniğine göre devinmeleri cihetinden fiziğin nesneleridir. Görüdeki nesneler (gegenstand) Öklid geometrisinin ifade ettiği uzaydaki konumlarıyla birebir örtüşme halindedir. Gibson'a göre ise algıya konu olan nesnelerin alanı fizik bilimine konu olan nesnelerin alanı değildir; çevredir. Algılanan dünya, fiziğin dünyası değil, çevrenin dünyası, yani Wolfgang Smith'in tabiriyle cismani dünyadır. Uzayın ise duyusal algı nesneleriyle hiçbir iltisakı bulunmaz. Dolayısıyla algı denen idrak faaliyetinin herhangi bir mekanik sürece indiegenmesi mümkün değildir. Gibson şöyle der: 

"Uzay kavramına sahip olmadıkça etrafımızdaki dünyayı algılayamayacağımız doktrini safsatadır. Tam aksi: Ayaklarımızın altındaki zemini ve yukarıdaki gökyüzünü görmeseydik boş uzay diye bir şeyi düşünemezdik. Uzay bir efsanedir, bir hayalettir, geometricilerin bir kurgusudur." 

Kant'ın ve modern nörolojik bilimlerin algı teorisini baştan ayağa ters çeviren ve kendi deneylerine dayanarak alternatif bir teori geliştiren bir bilim insanı ile karşı karşıyayız. Kant'ın nesne teorisi, şüphesiz nesnenin "duyumsanan" ve "kendinde olan" şeklinde iki ayrı yönünü gündeme getirdiği gibi, duyusal alanda temsili olmayan metafiziksel idealar hakkında da bilgi sahibi olunamayacağını iddia ediyor. Bu düşünce karşısında Kant'ın reddettiği akli görüyü tekrar bilişsel bilimin gündemine sokan Gibson'ın teorisinin, metafiziksel ideaları nesne zemininde tekrar düşüncenin konusu yapması beklenmedik bir şey midir?  Gibson'ın buluşunun felsefi yansımalarını Wolfganf Smith'ten okuyalım (4): 

"Gibson, görsel algı teorisinin yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyduğunu, üstelik bu ihtiyacın çok ciddi boyutlarda olduğunu fark etmişti. ... Söz konusu “ekolojik” teori haddi zatında Kartezyen sıkboğazı kırmış ve realizmi, aslında kimilerine göre “naif bir realizmi”, katı deneysel zemin üzerinde yeniden inşa etmiştir. Res cogitantes ve res extensae ikiz fantezileri gitmiştir! Artık ortaya çıkmıştır ki bir gülün kırmızılığı, Galileo’nun tasavvur ettiği gibi “ikincil” bir nitelik, renksiz bir dış varlığa yanlışlıkla yansıtılan zihinsel bir görüntü değildir. Dört yüzyıldır dile getirilen bu karışıklığın ardından güllerin gerçekten kırmızı olduğu ve “safların”, Aydınlanmış bilginlerden daha ferasetli oldukları anlaşılmıştır ki bu bilginler henüz bir fantezi dünyasında yaşadıklarının, daha doğrusu iddia ettikleri şeye gerçekten inanacak olsalar bir fantezi dünyasında yaşayacak olduklarının farkına varmış değillerdir. ... 

"Gibson’ın keşfiyle alakalı en önemli şeyin şu olduğunu söylemek yeterlidir: görsel algı, retinal görüntüye dayanmaz, zaten gerçekte retinal görüntü diye bir şey yoktur. Görsel algı, çevreyi kuşatan optik düzende bulunan ve Gibson’ın değişmezler dediği şeye dayanır ki bunlar aslında geleneksel filozofların form dedikleri şeydir. Dış dünyaya, “tatlı bir meltem altında salınan mavi hezaren çiçeğine” erişimi sağlayan şey işte bu formlardır. Zira Aristoteles’in çok uzun zaman önce belirttiği gibi materyal nesnelerin özleri günümüzde “madde” terimi ile adlandırılan şeyden değil formlardan ibarettir. Dolayısıyla bir dış nesnenin algılanışı ancak formlar sayesinde mümkün olabilir. Tebrikler James J. Gibson: en az on Nobel hak ediyorsunuz! ... 

"Gibson’ın ortaya koyduğu buluşun, Aydınlanma sonrası Weltanschauung’u bir vuruşta devirdiği hemen görülüyor. Gerçek şu ki Gibson, Kartezyen epistemolojiyi reddederek bugüne kadar sahip olduğumuz sözüm ona “bilimsel” dünya görüşünün dayandığı temel öncülü çürütmüştür. Dolayısıyla Gibson’ın statüsünün yakın bir gelecek içinde yükseltileceğini beklemek doğru olmaz." 

Gibson'ın devrimsel teorisinin felsefi anlamını izah etmeye çalıştığım yazının son cümlesinde sözü büyük düşünür ve bilim insanı Gibson'a bırakıyorum: 

"Bütün bunlar kuşkusuz kulağa çok tuhaf geliyor, ama okurları bu hipotezi düşünmeye davet ediyorum. Çünkü Kant'ın söylediği "kavramsız algılar kördür" dogmasını terk etmeyi kabul ederseniz, derin bir teorik karmaşa bitecek, gerçek bir bataklık kuruyacaktır." 

James J Gibson, The Ecological Approach to Visual Perception, Önsöz




Dipnotlar:


1) https://medium.com/cogist/ekolojik-psikoloji-ve-bili%C5%9Fsel-bilim-i%CC%87lknur-elis-ac1f67671f25 

2) https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S1071909117300657?via%3Dihub

3) Uğur, E., & Jamone, L. (2018). Affordances in psychology, neuroscience and robotics: a survey. IEEE TRANSACTIONS ON COGNITIVE AND DEVELOPMENTAL SYSTEMS , s. 8 

Erişim: https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=https://www.cmpe.boun.edu.tr/~emre/papers/TCDS2016-Affordances.pdf&ved=2ahUKEwjBn8y99db1AhWJQ_EDHV8HAqwQFnoECA4QAQ&usg=AOvVaw0disk95VyyeN4rgxN1TKEI 

4) https://alisebetci.blogspot.com/2019/10/cismani-dunyay-m-alglyoruz.html?m=1

6 Kasım 2021 Cumartesi

Bilinçli Deneyim Ne Kadar Özneldir? Thomas Nagel’in “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?” Makalesine Cevap ve Supramodal Transandantal Entegrasyon Kuramı

Thomas Nagel’in Zihin ve Evren: Materyalist Neo-Darwinci Doğa Görüşü Neden Neredeyse Kesinlikle Yanlış adlı kitabı, 2015’te Jaguar Kitap’tan Özge Çağlar Aksoy’un çevirisiyle yayınlandı. Kitabın adından da anlaşılacağı üzere bilincin ve zihinsel süreçlerin materyalist neo-darwinist indirgemeci açıklamasına baştan sona reddiye içeren bir kitaptı. Fakat Thomas Nagel bilinç araştırmaları alanındaki şöhretini daha çok, 1975 yılında yayınlanan “What is it like to be a bat” başlıklı makalesine borçludur. Bu makale de bahsettiğimiz kitabın sonuna yine Özge Çağlar Aksoy’un çevirisiyle “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir” başlığı ile eklendi. Bu yazıda yapılan alıntılar, bahsettiğimiz yayına atfendir.

Thomas Nagel Zihin ve Evren kitabında ve “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir” makalesinde bilinçli deneyimlerin fiziksel unsurlara indirgenmesinin mümkün olmadığını savunmaktadır:

Materyalizm savunmasını, zihinsel olgunun öznel niteliğini ele almakta açıkça başarısız olan herhangi bir zihinsel olgu analizine dayandırmak anlamsızdır. Dolayısıyla deneyimin öznel niteliği hakkında fikir sahibi olmadan fizikalizm teorisinden ne beklendiğini bilebilmek mümkün değildir.

Nagel’e göre bilinçli deneyimlerin fizikalizm veya materyalizm indirgemeciliği sınırları içinde açıklanamama sebebi, deneyimlerin öznel doğasında yatar. Bir canlının nesneleri nasıl algıladığının, nesneye o canlının –veya o canlı türünün sahip olduğu donanımın- gözünden bakmadan mutlak bir kesinlikle bilinemezliği, bilinçli deneyimlerin öznel olduğuna dair bir çıkarımı beraberinde getirir.

…form ne kadar değişiklik gösterirse göstersin, bir organizmanın en küçük şekilde de olsa bilinçli bir deneyim yaşaması, o organizma olmak gibi bir şeyin mevcut olduğu anlamına gelir. Deneyimin formu hakkında daha başka çıkarımlar yapılması mümkün olabilir; organizmanın davranışı hakkında bile (şüphe duymama rağmen) çıkarımlar yapılabilir. Ancak temelde bir organizma ancak ve ancak o organizma olmak diye bir şey -o organizma için olan bir şey- varsa bilinçli zihinsel durumlara sahiptir. Buna deneyimin öznel niteliği diyebiliriz.

 

Bilinçli deneyimlerin öznel olduğu şeklinde yaygın bir kabul vardır. Bu kabul bilinç araştırmalarının bilimsel zeminde yapılabilirliği tartışmasını da beraberinde getirir. Öznel bir deneyimin nesnel bilimi nasıl yapılabilir sorusu, bilinç araştırmacılarını epeyce meşgul edegelmiştir. Bu kanaat, öznellik problemini bilinç probleminin açıklamasında merkezi konuma yerleştirmiştir. Öznel deneyimlerin fiziksel nicelikler tarafından temsil edilebilmesinin hala bir yolu bulunamamış, fizikalist-materyalist düzlemde bilincin açıklamasının verilebilmesi hala mümkün görünmemektedir.

Nagel, bilinçli deneyimin öznelliğini açıklamak için yarasaların sonar algı yeteneğini örnek vermeyi tercih eder. Kendisi bunu şöyle açıklar:

Öznellik ve bakış açısı arasındaki ilişkiye örnek vermek ve öznel niteliklerin önemini açığa kavuşturmak için, konuyu öznel ve nesnel görüş biçimleri arasındaki farkı net bir şekilde ortaya koyan bir örnekle bağlantılı olarak incelemek yararlı olacaktır. … Yarasaların deneyim yaşadığı inancının temelinin, yarasa olmak diye bir şey olduğu düşüncesi olduğunu söylemiştim. Artık birçok yarasanın (özellikle küçük yarasalar olarak bilinen microchiroptera türü) dış dünyayı öncelikli olarak sonar ya da ekolokasyon ile, yani menzillerindeki nesnelerden gelen yansımaları ani, ince ayarlı, yüksek frekanslı çığlıklarla tespit ederek algıladığını biliyoruz. Beyinleri, dışa giden uyaranları takip eden yanıtlarla ilişkilendirecek şekilde tasarlanmıştır ve bu yolla edindikleri bilgiler yarasaların uzaklık, büyüklük, şekil, hareket ve doku ile ilgili, görme duyusuyla yaptığımıza benzer tam ve kesin ayrımlar yapmalarına olanak sağlar. Ancak yarasa sonarı, şüphesiz bir algı türü olmakla birlikte, sahip olduğumuz herhangi bir duyuya işleyiş açısından benzer değildir ve bizim öznel bir şekilde tecrübe ya da hayal edebileceğimize benzediğini düşünmek için herhangi bir neden yoktur.

 

Demek ki, yarasaların sonar algı sistemleri, aşina olduğumuz duyu yollarımızdan oldukça büyük farklılık gösterdiği için, bir yarasanın (veya başka bir deneyim sahibi varlığın) deneyiminin ona özgü, öznel olduğunu anlamamıza dair bize fikir vermede yazar tarafından oldukça faydalı bulunmuştur. Nagel’in makalesine yönelik bu girizgah, bu yazımızın maksadının hasıl olması için yeterlidir.

Bana göre felsefe tarihinin en büyük ontoloji ve epistemoloji problemi, algıladığımız dünyanın gerçek nesnelerden mi oluştuğu, yoksa zihinsel birer temsil mi olduğu tartışması. Genelde insanlar, algılanan dünyadaki şeylerin zihinsel birer temsil değil gerçek nesneler olduğuna dair derin bir inanç taşır ve yaşamını bu inanç doğrultusunda ontolojik krizlere girmeksizin idame ettirir. Peki bize bilime göre bunun böyle olmadığı söylendiğinde takınmamız gereken tavır ne olmalıdır? Bence ilk önce bilimin gerçekten böyle bir şey söyleyip söylemediğini sorgulamak gerekir.

Galileo’nun bilimselci bakış açısı ve Descartes’in fiziksel olanla (res extensae) zihinsel olanı (res cogitantes) birbirinden ayırmasıyla akademide nesnelerin kendinde renk, koku, ses, tad gibi niteliklere (qualia) sahip olmadığı, bu niteliklerin ikincil nitelikler olarak zihne havale edildiği, esas özelliklerin ise aslında nesnenin nicel (quanta) özellikleri (uzam, hacim, ağırlık gibi) olduğu kabul edilmeye başlandı. Newton’un Principia ile nesnelerin fiziksel ilişkilerini açıklaması ile de bu Kartezyen doğa anlayışının bilimsel anlamda ispatlandığı kabul edildi.

Bu materyalist zihin teorisine şüphesiz direnen düşünürler, bilim adamları oldu. İşte Nagel de bunlardan biridir. Çünkü salt materyalize edilmiş bir dünyada bilinçli deneyimlerin ve nitelcelerin (qualia) açığa çıkışına dair bir açıklama getirilemez. Nesnelerin göründüğü gibi bir varoluşa sahip olmayıp, aslında atomlardan ve moleküllerden oluştuğu şeklindeki fizikalist-materyalist görüşün ilk bakışta 2 noktada defektif olduğu anlaşılır: birincisi, elimizle dokunup gözümüzle gördüğümüz nesnenin aslında zihinsel bir temsil olup o nesnenin sahip olduğu varlığın atomlardan ve moleküllerden teşekkül ettiğine dair inancın kaynağı nedir? Veya kısaca görünür nesnenin var olmadığını söylerken atomların ve moleküllerin gerçekten var olduğuna dair derin inancın kaynağı nedir? İkincisi de, bilimsel verilerin sonuçları da deneyimlere ve duyusal verilerin yorumlanmasına dayanıyorsa, deneyimlerle çıkılan yolun sonunda deneyimin varlığının ortadan kaldırılması mantıksal çelişki anlamına gelir.

Aydınlanma ile birlikte kabul edilen “duyularla elde edilen veriler zihinsel temsillere dönüştürülür, bu veriler nesnelerin kendisine ait değildir” düşüncesi veya algılanan nesnelerin zihinsel temsiller olup algılanan özelliklerine kendisinin sahip olmadığı görüşü, modernist kozmolojik anlayışın sert ve soğuk rüzgarlarına rağmen hala sağduyu sahibi sıradan bir insanın içini huzursuz etmeye devam eder. Çünkü varlığın materyalize edilip kozmoloji yalnızca maddeye irca edilince bilincin ve bilinçli deneyimlerin açığa çıkış problemi kendini gösterir.

Nagel şüphesiz sağduyu sahibi bir felsefeci olarak materyalist-fizikalist bilinç teorisinin, bilinçli deneyimleri ve nitelceleri (quaila – renkler, kokular, sesler, tadlar…) açıklama konusunda savunulucak hiçbir tarafı olmadığının farkındaydı. Bunun nedeni de bilinçli deneyimin öznel oluşuna inanmasıydı.

Buraya kadar Nagel’in bahsettiğimiz düşüncelerini ben de paylaşmakla birlikte, bilinç araştırmalarında yanlış iliklendiğini düşündüğüm ilk düğme olan “bilinçli deneyimin öznel oluşu” sorununa dair biraz açıklama ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bilinçli deneyimlerin öznel olduğu kabulü, bana göre bilinç araştırmalarının bilimsel zeminde yapılabilirliğinin önünü tıkayan ilk postulattır.

Hepimiz hayatımızda birtakım öznel deneyimler sahibi olsak da, bu deneyimlerin diğer insanlar için de (hatta diğer bilinçli varlıklar için de) aynı veya büyük oranda benzer olduğuna dair derin bir inanç taşırız. Çünkü baktığımız veya dokunduğumuz nesnenin zihinsel bir temsil değil gerçek bir nesne olduğunu sağduyumuz bize söyler. Nesne kendinde bir varoluşa sahip ise, o nesne ile ilişki kuracak tüm canlılar da tutarlı ilişkiler ve yanıtlar açığa çıkarıyorsa, o halde bu canlıların deneyimleri de birbirleri ile tutarlı, örtüşen deneyimler olmalıdır. Varlığı x canlısının gözünden göremiyor oluşumuz, o canlının deneyimlerinin gerçekten öznel olduğunu söylemeye bizi müncer kılar mı?

Burada computational chemical phsyics profesörü ve çok saygın bir metafizik araştırmacısı olan Ali Sebetci hocamı anarak onun bir twitter diyalogumuzda naklettiği bir meselden bahsedeceğim. Bir ressam düşünün ki, her şeyi olduğundan daha ince ve uzun çizermiş. Ressam öldükten sonra neden böyle bir tarz geliştirdiği tartışılmaya başlanmış. Birisi demiş ki “çünkü o, gerçekte her şeyi böyle görüyordu”, ötekisi itiraz etmiş “eğer öyle olsaydı çizdikleri bize normal görünürdü, zira onun normali ile bizimki örtüşürdü”. Faraza 1 metre boyundaki bir nesneyi ressamın 2 metre boyunda gördüğünü hayal edin. Ressam bu nesneyi tuvale döktüğünde kendi görüşünden 2 metre, bizim görüşümüzden 1 metre uzunlukta çizecektir, dolayısıyla bize görünen resim, yine nesnenin gerçek boyu ile uyumlu olacaktır. Ali Sebetci hocamın yorumu şu şekilde oldu: “Mevcut canlılar aleminde olan da bu değil mi? Farklı algıladıklarını biliyoruz; örneğin köpeklerin koku duyuları ya da yarasaların nasıl “gördükleri”, ama hala aynı dünyayı paylaşıyor ve birbirimizle anlaşabiliyoruz.”

Evet, deneyimlerimizin öznel olduğunu savunduğumuz canlılar olarak, aynı dünyayı paylaşıyor ve aynı dünyaya dair anlamlı yanıtlar oluşturuyoruz. Burada esas önemli nokta, deneyimlerimizin öznel olduğunu söylememize rağmen dünyaya verdiğimiz yanıtların birbirimize anlamlı gelmeye devam etmesi. O halde deneyimlerin öznel oluşuna alternatif bir yorum doğuyor burada: Deneyimlenen nesnelerin zihinsel birer temsil değil gerçek birer nesne oldukları açığa çıktığına göre bilinçli deneyimler nesneldir, algılar ise canlıların donanımları ölçüsünde çeşitlenebilir.

Yeni matematiksel ve nörolojik paradigma ışığında Gödel teoremlerine ve kendi çalışmalarıma dayanarak ben şunu iddia ediyorum ki, doğruluk ve ispatlanabilirlik birbirinden ayrılmıştır. İnsan aklı, sistem içindeki bazı önermelerin ispatlanamayacağı halde doğru olduğunu görebilecek 3 boyutlu bir akli görüye sahiptir. İşte deneyimlerin herkes için benzer olduğu ve benzer sonuçlar doğurduğuna, deneyimlenen şeyin gerçek bir nesne olup tüm canlıların bu nesne ile anlamlı bir ilişkiye devam ettiğine yönelik taşıdığımız inanç, akli görümüz sayesinde doğru olduğunu gördüğümüz bir önermedir.

Tahminimce Nagel’in yarasa örneğini seçmesinde kendisi açısından almamız gereken ibretler var. Yarasaların pek aşina olmadığımız bir algılama donanımının örneğinin verilmesi, diğer canlılarda bu görme meselesinin nasıl gerçekleştiğini aydınlatabilmiş olduğumuza dair bir ispatlanmamış inanç taşıdığımızı açığa çıkarıyor. Yarasa dışı diğer canlılarla, mesela dört ayaklı memelilerle aramızda büyük farklılık taşımayan, aşina olduğumuz birtakım duyu organları ve donanımlarla elde edilen algıların bizimkine ve birbirine benzer veya nesnel olduğuna dair Nagel’in bir düşünce sahibi olduğu intibaını uyandırıyor. Yarasa gibi uç bir örnek vermesi meseleyi daha açık ifade edebilme amacına matuf olabilir, fakat bu analoji, bedensel donanımın birbirine benzedikçe deneyimin de birbirine benzeyeceğini ve nesnelleşeceğini ima eder. Fakat benim düşünceme göre deneyimin nesnelliği, canlının bedensel donanımı ile değil, nesnenin harici varlığı merkezinde irdelenmesi gereken bir konudur. Çünkü deneyimlenen şeyin öznel zihinsel bir temsil değil, kendinde bir varoluşa sahip gerçek nesnel bir varlık oluğu aşikardır. Bedenler benzeştikçe deneyimlerin de benzeşeceğine dair intiba, bu nedenledir.

Thomas Nagel, makalesinde bilinçli deneyimin nesnel doğası olabileceği ihtimalini de gündeme getirir fakat bu noktayı ucu açık bırakır. Bu konuda verdiği örnek de dikkate şayandır:

Bu olgusallığı yarasaların sonar deneyimlerini betimlemek için geliştirmemiz gerekebilir; ancak insanla başlamak da mümkündür. Örneğin doğuştan kör olan birine görmenin nasıl olduğunu açıklamak için kullanılabilecek kavramlar geliştirmeye çalışılabilir. Kişi en sonunda hiçbir yere varamayabilir, ancak şu an yapabildiğimizden daha nesnel ve çok daha kesin ve doğru bir ifade yöntemi geliştirmek mümkün olmalıdır. Bu konuyla ilgili tartışmalarda karşımıza çıkan farklı türde kesinlikten uzak analojiler, örneğin 'Kırmızı, bir trompetin çıkardığı sese benzer', anlamlı ve işe yarar değildir.

Bilinçli deneyimlerin doğasının aydınlatılması konusunda doğuştan kör olan hastaların katıldığı çalışmalar çok büyük katkı sağlayan veriler sunar. Bundan dolayı bu tür çalışmalar büyük bir literatür oluşturmuştur. İşte bu çalışmalardan biri, bugüne kadar yapılanlar içinde ayrı bir önem verdiğim ve dikkatimi çeken bir çalışma oldu. The Hebrew University of Jerusalem’den Ella Striem-Amit ve Amir Amedi’nin Current Biology dergisinde yayınlanan çalışması Visual Cortex Extrastriate Body-Selective Area Activation in Congenitally Blind People “Seeing” by Using Sounds başlığını taşıyordu (https://doi.org/10.1016/j.cub.2014.02.010). Bu çalışmaya göre doğuştan kör olan 13 hasta incelenmiş, bir insanın vücut hareketleri bir algoritma ile ses haritasına dönüştürülmüş ve doğuştan kör olan 13 hastaya dinletilmiştir. 10 saatlik manipülasyonun sonunda 13 hasta görsel kortekslerini uyararak karşılarındaki vücudun hareketlerini görme yetisinden mahrum oldukları halde tahmin edebilmiştir. Makalenin yazarları, hastalardan alınan bu cevabı, görme duyusu normal olan bir kontrol grubu ile mukayese etmiş ve vücutlara ve yüzlere karşı seçiciliğin her iki grupta da aynı mekanizma ile gerçekleştiğini, temporal işitme veya parietal somatosensöriel kortekslerde değil, oksipital görme korteksinde aktivite gerçekleştiğini fonksiyonel MR görüntüleme ile göstermişlerdir. Kısacası gösterilen mekanizma, “görme” olayında her ne oluyorsa doğuştan kör insanlarda da aynı mekanizmadır ve bu mekanizmanın harekete geçirilmesi ile onların da nesneleri “görebildiklerini” ifade etmeye yetecek nesnel veriyi elde etmeyi sağlamıştır.

Bir nesne ile o nesneye ait duyu algısının bağlanması söz konusudur ve burada algılanan şey hiç şüphesiz gerçek bir nesnedir. Nesne ile algının birbirinden ayrılması, yukarıda saydığımız bir sürü problemi beraberinde getirecektir. Dolayısıyla Kantçı anlamda nesnelerin erscheinung (duyumsanan) ve ding an sich (kendinde şey) şeklinde bir ayrıma tabi tutulmasına alternatif yeni düşünce şekilleri gündeme gelmektedir. Duyumsanan nesne gerçek bir nesnedir, nesnenin kendisidir ve duyumsayan öznede nesnenin algısını hasıl edecek bir görü mevcuttur. Bu görü bir şekilde duyu modalitelerini aşan, supramodal bir entegrasyona işaret etmektedir. Nesnenin algıda inşası sürecinde akıl, son deneysel verilerden elde edilen sonuçlara göre Kant’ın koyduğu şartı, yani hissetme yetisini by-pass edebilmektedir.

Kantçı felsefede nesnenin erschenung yani duyumsanan hali, Nagel’in bahsettiği üzere deneyimin öznel doğasını temsil eder. Fakat deneyimlenen nesnenin gerçek bir nesne olup bu nesneye ait görünün hissetme yetisinden bağımsız olarak aktive edilebiliyor oluşu, ding an sich (kendinde şey) adlı erişilmez, duyumsanmaz, algılanmaz bir formun varlığı üzerine tekrar düşünmeyi dayatır.

Kantçı felsefenin diğer bir önemli ayrımı ise anschaung (görü) ve begriff (kavram) ayrımıdır. Kant bu ayrıma bilindiği üzere eşlerin örtüşmezliği kuralından yola çıkarak varmıştır. Konumuzla ilişkilendirerek şu şekilde temsil edebiliriz: Doğuştan kör bir insana rengin salt kavramlarla anlatılması nasıl mümkün olabilir? Bu problem, Kantçı felsefede saf aklın kavram ve kategorilerinin, duyusal alanda yetkisizce kullanılması sonucu transandantal schein’a yani yanılsamaya götürmesi şeklinde ifade edilir. Çünkü duyu verisi yani görü ile kavramsal veri Kant tarafından ayrılmıştır. Nagel bu ayrımı makalesinde, kırmızının bir trompet sesi ile temsil edilemeyeceğini söyleyerek gündeme getirir. Fakat elde ettiğimiz supramodal transandantal entegrason modeli ise, salt işitsel manipülasyonlar veya kavramsal temsil becerisi sayesinde görme yetisi olmaksızın görünün inşa edilebileceğini savunmaktadır.

Görme yetisinden mahrum olduğu halde nesneleri doğru manipülasyonlar ile 3 boyutlu görüde inşa edebilmek gibi bir yeteneğe sahip olduğumuz deneysel zeminde gösterilmiştir. Buna göre görü, hissetme yetisinden bağımsız supramodal bir entegrasyonun ürünü olup, görme denen olayın da saf ve yalın bir modaliteden ibaret değil, supramodal bir düzeyin kurucu faaliyeti ile gerçekleşen ve duyu verisi ile de –deyim yerindeyse- boyanan bir faaliyet olduğu görülmektedir. O halde duyusal idrak, saf duyu modalitesi ile izah edilemeyecek bir süreçtir.

İdrak, duyu yetisinden bağımsız gerçekleşen bir faaliyettir. Görme yetisinden mahrum olan insanların doğru entegrasyon ile nesnenin topografisini ve hareketlerini 3 boyutlu görüde tahmin ve idrak edebilmesi, nesneye dair bilinçli deneyimlerin öznel değil nesnel doğasına işaret eder. Dakik ve derin araştırmalar sonucu açığa çıkan bu bilimsel yol, sıradan insanların sağduyu ile bildikleri “dünyanın gerçek olduğu ve insanın da onunla iletişim kurduğu” düşüncesine çıkmıştır.

Algılanan dünya her canlı için aynıdır, gerçektir, nesneldir ve kendinde varlığa sahiptir. Dolayısıyla algılanan ile gerçekte/kendinde olan dünyayı birbirinden ayırarak anlamak, sonuçta Kartezyen algı teorisine müncer olacaktır. Kartezyen sınırlar içinde kalındığı sürece bu konuda patinaj çekilmeye devam edilmesi kaçınılmazdır.

Tüm bunlardan çıkardığımız dersle, Nagel’in “yarasa olmak nasıl bir şeydir” şeklindeki sorusunu yeni bir formla baştan sormak istiyorum: Yarasa algıladığı dünyanın bir resmini çizse, nasıl bir resim çizerdi? Cevap: bizim gördüğümüz dünyanın aynını çizerdi…


8 Ağustos 2021 Pazar

Modern Kelamî Kozmolojiye Modern Bilimden Neden Ekmek Çıkmaz?

Aydınlanmanın belki en önemli filozofu olan Kant'ın metafizik eleştirileri ve kendi ifadesiyle metafiziği mahkemeye çıkarma ve yargılama çabası malumdur. Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi'nden anladığımıza göre metafizik, bilimin emin yoluna tarih boyunca girmemiştir ve girmesi de mümkün görünmemekte. Kant, bazı metafizik nesnelerin akıl tarafından inşasını "antinomi" olarak tarifler. Bu antinomilerden biri, evrenin ezelden beri mi var olduğu, yoksa sonradan mı var olduğu meselesidir. Buna göre teorik akıl her iki seçeneğe yönelik gerekçeler sunar ve kesin bir karara varamaz. Yani bu soru, antinomiktir, saf aklın sınırları dahilinde cevaplandırılamaz.

Fakat son zamanlarda bazı düşünürler ve akademisyenler tarafından şöyle bir düşünce dile getiriliyor: 20. yüzyılın modern bazı bilimsel gelişmeleri, Kant'ın antinomilerini çözüme kavuşturmakta ve Kant'ın metafiziğe yönelik eleştirilerini yıkmaktadır.

Talha Hakan Alp tarafından 17 Ocak 2021 tarihinde yazılmış bir tweet'te "Müslüman akademisyen/düşünürler tarafından, Kant’tan itibaren son iki yüz yılda metafiziğe yöneltilen eleştirilerle yüzleşmeden/hesaplaşmadan ortaya konan varlık, bilgi ve ahlak felsefelerine güven duyamıyorum. Başarılı olanlarının farkı ya cedel ya retorik gücüne dayanıyor." deniyordu. Enis Doko'nun bu tweet'e verdiği 18 Ocak 2021 tarihli cevapta ise şöyle deniyordu: "Sayın hocam benim metafiziğin temelleri kitabının giriş bölümünde Kant'ın eleştirilerine kısmen değinip cevap vermeye çalışıyorum. Ancak kanaatimce Kant'ı yıkan çağdaş bilimdir. Sentetik A priori'ye verdiği tüm örnekler 20 yüzyılın başında gelişen bilim tarafından yanlışlandı."

Enis Doko'nun "Kant'ın sentetik a priori'ye verdiği tüm örnekler" derken neyi kastettiği kendisi tarafından açıklanmaya muhtaç gibi. Fakat tahminimce Kant'ın antinomilerini kastediyor ve 20. yüzyıl başındaki bilimsel gelişmelerin Kant'ın antinomilerini yanlışladığını ve Kant'ı yıktığını iddia ediyor. Evrenin ezelî olup olmaması ile ilgili antinomiyi yıkan(!) bilimsel gelişmenin de evrenin genişlemesi ve big bang teorisi olduğunu tahmin etmek güç değil.

2017 Van baskısıyla ve Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm başlığıyla basılan “İlahiyat Fakülteleri XXII Kelâm Koordinasyon Toplantısı Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Sempozyumu Bildiri Metinleri Kitabı”nın 107. sayfasında Mehmet Bulğen’e ait “Kant'ın Agnostik Antinomileri ve Kelamcıların Kozmolojik Argümanları: Modem Bilim Açısından Bir Değerlendirme” başlığıyla bir makale yayınlamıştı. Dipnotlardaki linkten yayına ulaşılabilir.1 Bu metinde Mehmet Bulğen, modern bilimdeki bazı gelişmelerin Kant’ın antinomilerini çözüme kavuşturuyor göründüğünü savunmaktaydı. Bilimsel Kozmoloji ve Kant’ın Antinomileri başlığı altında Bulğen, big bang teorisinin evrenin ezelden beri var olmadığını, aksine sonradan var olduğunu kanıtladığını, bu vesileyle Kant’ın antinomisini çözüme kavuşturduğunu savunuyordu. Big bang teorisi tarafından desteklenen evrenin sonradan var olduğu düşüncesi ise, kelâmî kozmolojideki “alemin hudûsu” görüşünü destekliyordu. Buna göre modern bilimsel gelişmeler Kant’ı ve onun agnostik antinomilerini çözüme kavuşturmuş ve kelamî kozmolojiyi haklı çıkarmıştı.

Bu düşünce algoritmasını birkaç gerekçeyle arızalı bulduğum için bu yazıyı yazmaya karar verdim. Çünkü bilim-felsefe ilişkisi ve bunun kelâm ile irtibatı meselelerinin yeterince hassas ve dakik bir metotla ele alınmadığını, daha derinlikli ve etraflı düşünülmüş kuramların gerekliliğini düşünmekteyim. Yukarıda özetlediğim düşünce algoritmasını, birbirini takip eden kademeli 3 soru ile eleştireceğim. Bu sorular şunlar:

1-  Big bang teorisinin Kant’ın “evrenin ezelî olup olmaması” antinomisini çözdüğü varsayıldığı takdirde Kant’ın felsefesi Enis Doko’nun iddia ettiği gibi yıkılır mı?

2-  Big bang teorisi, alemin sonradan var olduğunu gösterir mi, dolayısıyla bu teori Kant’ın “evrenin ezelî olup olmaması” antinomisini Mehmet Bulğen’in iddia ettiği gibi gerçekten çözmüş müdür?

3-  Big bang teorisine ne kadar doğruluk atfedilebilir?

Birinci soruyla başlayalım:

Aydınlanmanın en önemli filozofu Kant’ın en az Saf Aklın Eleştirisi kadar önemli olduğunu düşündüğüm başka bir eseri daha var ki, ismi Prolegomena zu einer jeden künftigen Metaphysik, die als Wissenschaft wird auftreten können, yani “Gelecekte bilim olarak ortaya çıkabilecek tüm metafiziklere Prolegomena”. Kısaca Prolegomena.

Kant, Prolegomena’nın önsözünde, Saf Aklın Eleştirisi’ni telif ettiği zaman büyük bir ilgilyle karşılanacağını ve değeri geniş çevrelerce takdir edilerek ve anlaşılarak hak ettiği saygıyı göreceğini tahmin ettiğini, fakat şaşırtıcı bir şekilde takdir edilmek şöyle dursun tam tersine sıkı eleştirilere maruz kaldığını belirtiyor. Herhalde kitabının tam anlaşılmamış olabileceği ihtimaline yönelik Saf Aklın Eleştirisi’nin hem özeti, hem şerhi babında Prolegomena’yı yazdığını belirtiyor. Esasında Prolegomena’nın yazılış amacı, kitabın isminden belli. Kendi zamanında bazı metafizik görüşlerin, gelecekte bilimin sahasına dahil olarak bilimsel teoremler halinde incelenebileceği ihtimalini önceden kabul etmiş görünüyor. Fakat bilimin emin yoluna girmemiş olan diğer bazı metafizikler için iddialarının baki olduğunu belirtiyor. Sonuçta Kant için metafiziğin hangi konuları içerdiğinden ziyade, aklın metafiziğe erişim imkanı tartışma konusudur. Öte yandan, delilin butlanı, medlulün butlanını gerektirmeyeceği için, Enis Doko’nun iddia ettiği gibi Kant’ın sentetik a priori’ye getirdiği örneklerin çözüme kavuşturulması, bu örneklerin arkasındaki esas felsefi düşüncenin yıkılacağı anlamına gelmez, bu temel bir mantık kuralıdır.

İkinci soruya geçelim:

Big bang teorisi, bazı astrofiziksel araştırmalar sonucu evrenin genişliyor olabileceği ve dolayısıyla bu genişlemenin astronomik ölçüde kısa bir zaman içindeki astronomik ölçüde genişlemeyi takiben devam ettiğini akla getirir. 20. yüzyıl öncesi bilimsel paradigma, evrenin ezelden beri var olduğu veya zamanda bir başlangıcı olmadığı yönündeydi. Bu yüzden fizikçiler big bang teorisine hızlıca adapte olamamışlardır. Başta Einstein olmak üzere birçok fizikçi big bang teorisinden duydukları rahatsızlığı dile getirmiştir. Adına big bang denmesinin sebebi ise, eski paradigmaya bağlı bir televizon programcısının canlı yayında evrenin genişlemesi hipotezi ile alay etmek amacıyla “büyük bir patlama” yakıştırması yapmasıdır.

Big Bang teorisi, evrenin nasıl davrandığını evrenin içinden elde edilen gözlemlerle açıklamaya çalışan bir teori olduğu için, evrenin dışı ve big bang olmadığı halinde varlığın ne durumda olacağı ile ilgili bir fikir veremez. Temel ontolojik bir bilgidir ki, tanrı dışında bir şey kendi varlığının garantörü olamaz. Dolayısıyla evrenin yokken sonradan var olduğuna dair bir ispat sunmaz. Alemin yoktan var olduğu ile ilgili iman esasının delili big bang’den daha derin bir metafizik anlamı haizdir. Ayrıca kelâmî kozmoloji adına yapılan diğer bir hata ise, kelâmdaki “âlem” tanımını fiziğin kabul ettiği evrene eşitlemektir ki ne bilimsel ne de metafiziksel hesabı verilemeyecek bir hata olarak görüyorum.

Evrenin başlangıcı ve evrendeki tekillik (singularity) alanları ile ilgili Hawking-Penrose tartışması malumdur. Meşhur fizikçi Roger Penrose, big bang teorisinden yola çıkarak Konformal Siklik Kozmoloji adında bir teori geliştirmiştir. Buna göre içinde yaşadığımız evren Lobachevski geometrisine uyumlu olarak genişlemekte fakat evrenin içerdiği bazı tekillik alanları (ki en bilineni kara deliklerdir) bildiğimiz doğa kanunlarının geçerli olmadığı alanları oluşturur. Konformal Siklik Kozmoloji teorisine göre evrenin genişlemesiyle evrendeki entropi nihai değerine ulaştığı an evrenin sonu gelir ve evrenin içerdiği tekillik alanlarından birinden yeni bir big bang meydana gelir. Bu big bang ile oluşan evren de aynı döngüye uğrar ve bu konformal siklus böylece devam eder gider. Bilimsel anlamda Penrose’un bu modeli, evrenin sonradan var olmadığı ve ezelden beri var olduğu görüşünü telkin etmektedir ve big bang teorisi ile uyumludur. Söylemek istediğim; big bang teorisinden yola çıkarak evrenin sonradan var olduğunu da söyleyebilirsiniz, ezelden beri bir şekilde var olduğunu da söyleyebilirsiniz. Bu sizin metafiziksel ön kabulünüzle ilgilidir. Big bang teorisi yalın haliyle evrenin sonradan var olduğu veya ezelden beri var olduğu ile ilgili hiçbir şey söylemez. Dolayısıyla big bang teorisi, metafiziksel anlamda tarafsızdır diyebiliriz.

Üçüncü soruya gelirsek:

Big bang teorisinin gözlemsel arka planı, yıldızların kırmızıya çalma denenve Doppler etkisi olarak adlandırlan bir fenomene sahip olmasıdır. Buna göre Hubble teleskopu ile elde edilen verilere göre, yıldızların kırmızı dalga boylu ışın yaymaları, birbirlerinden uzaklaşmaları ile açıklanmaktadır. Bu durum, bir ambulansın siren sesinin ambulans uzaklaştıkça kalınlaşması ile aynı teorik nedene dayanır. Yıldızların düşük dalga boylu ışık yaymaları, tıpkı ambulans gibi, birbirlerinden uzaklaştıklarını göstermektedir.

Meselenin devamını Wolfgang Smith’ten okuyalım (Kadim Kozmoloji İrfanı, s. 170, 1. Baskı, Çev. Ali Sebetci, İnsan Yayınları, Şubat 2020):

"... Oysa son kırk yılda biriken gözlemsel sonuçların bu varsayımla (big bang varsayımıyla) çeliştiği görülüyor. Büyük patlama teorisyeni için ilk kötü haber 1963’te şimdi kuasarlar olarak bilinen spektrumları, uzaklaşma hızları ışık hızına yaklaşacak kadar kırmızıya kaymış olan ekstragalaktik radyo kaynaklarının keşfiyle geldi. Ancak kısa bir süre sonra bu kuasarların tipik olarak kırmızıya kayışları normal olan, yani küçük galaksilerle ilgili olduğu anlaşıldı. Dolayısıyla büyük patlama geometrisine göre milyarlarca ışık yılı mesafede olması gereken bu yıldızsal nesnelerin yakın komşular olduğu ortaya çıktı. Bu yüzden kuasarların kırmızıya kayışlarının Doppler etkisi olarak yorumlanmasından kuşku duyulmaya başlandı. vd.”

Wolfgang Smith ilgili bölümün devamında evrenin genişlemesi hipotezinin doğru olmadığına işaret eden başka gözlemsel veriler de sunmakta ve sonuç olarak benimle aynı görüşü savunarak big bang teorisinin evrenin sonradan var olduğu yönündeki düşünceye delil olamayacağını savunmakta. En azından astrofiziğin bazı diğer gözlemlerinin big bang teorisi ve evrenin genişlemesi hipoteziyle uyumlu olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu durumda insanın aklına şu soru geliyor: gelecekte evrenin genişlediği hipotezi yanlışlanarak evrenin aslında genişlemediği ve big bang diye bir olayın aslında yaşanmadığını kabul eden bir bilimsel paradigma görebilir miyiz? Hiç şüpheniz olmasın ki ihtimal dahilindedir. Dolayısıyla bilimsel bir teorinin üzerine metafiziksel, hatta kelâmî bir kuram kurgulanacaksa hem ontolojik, hem de metodolojik hataya düşme riski söz konusudur. Nitekim yukarıda ismini verdiğimiz akademisyenlerin bu hataya düştüklerini üzülerek gördük. Kelâmî kozmolojinin dayanağı yapılan bilimsel teoriler yeni bir paradigma tarafından yanlışlandığı takdirde kelâmî kozmolojinin de güvenilirliği tehlikeye atılmış olacaktır.

Modern bilimsel gelişmelerin içerdiği en büyük zorluk, belki de, bu gelişmelerden doğru felsefi anlamlar çıkarabilmektir. Bu zorluk, hiç şüphesiz göze alınması gereken bir zorluktur.

Son olarak birkaç cümle ile Kant’a değinmek istiyorum. Kant’ın metafizikle derdi, içeriksel değil metodolojiktir. Metafizik savlar, bilimin yöntemsel indirgemeciliği ile sınanamayacağı için metafiziğin duyulara hitap eden bir tarafı yoktur. Dolayısıyla aklın metafizik nesneleri kurmak için kullanabileceği tek hammadde, kavramlardır. Fakat Kant’ın en temel iddiasına göre salt kavramlarla (veya saf akılla) bilimsel olarak sınanamayan nesneler kurulamaz. Bir nesnenin kuruluşu için kavramlardan fazlasına, yani duyusal deneyimlere gereksinim vardır.

Görüldüğü üzere Kant’ın düşüncesi, metafiziğin kendisi değil, aklın metafiziğe erişimi bağlamındadır. Kant’ı gerçek anlamda yanlışlayacak bir kuram kozmolojik gelişmelerden ziyade, Kant’ta nesnelerin akıl ve duyular tarafından kuruluşuna odaklanmalı ve varsa buradaki bir hatayı göstererek burayı onarmalıdır. Zannederim, böyle bir kuram “Supramodal Transandantal Entegrasyon” adı altında, son zamanlardaki yeni nörolojik paradigmanın ışığında kurgulanmaktadır.2

 

 

·      https://www.aydin.edu.tr/tr-tr/arastirma/arastirmamerkezleri/tarmer/programlarimiz/kat%C4%B1ldigimiz-programlar/PublishingImages/Pages/Van---Y%C3%BCz%C3%BCnc%C3%BC-Y%C4%B1l-%C3%9Cniversitesi---Uluslararas%C4%B1-Deizm-Sempozyumu/Sempozyum%20Yay%C4%B1n%C4%B1%20-%20Din%20Kar%C5%9F%C4%B1t%C4%B1%20%C3%87a%C4%9Fda%C5%9F%20Ak%C4%B1mlar%20ve%20Deizm%20-%20Van%202017.pdf

 2 Adı geçen kuram, tarafımızca geliştirilmekte olup, inşallah ileride ayrıntıları ve deneysel verileri ile literatüre kazandırılacaktır.


14 Nisan 2021 Çarşamba

Mekanik Evrende Bilincin ve Özgür İradenin Varoluş İlkesinde Tanrının Rolü: Metafiziğin Nefs Teorisinin Bilinç Bilimi Adıyla İhyası

Son yıllarda, özellikle 20.yy’ın son çeyreğinden itibaren bilimsel araştırmalar bilinç sorununa bu zamana kadarki ilgisizliğini aşarak fazlaca yer ayırmaya başladı. Çünkü bilim insanları artık bilinç sorununa kapsayıcı bir açıklama getiremeyen kuramların aslında tamlık iddia edemeyeceğinin farkında. Fakat bu konu, felsefe tarihine biraz aşinalığı olan herkesçe malumdur ki, yeni değildir. Tam aksi, insan aklının kadim soru veya sorunlarından biridir.

Modern bilime kadar bilinç sorunu felsefenin ve onun kapsayıcılığındaki diğer bilimlerin merkezindeydi. Bunu Platon ve Aristoteles dönemi teleolojik evren kuramlarından başlatabilirsiniz. Klasik metafizikte ana konu, dışsal kuvvetlere göre devinen evrende canlılığın veya iradeliliğin nasıl / hangi ilkeye dayanarak mevcut olabileceğinin anlaşılmasıdır. Platon’un pay alma kuramında da bunu görürüz, Aristoteles’in hareketin devamlılığında tanrının oynadığı rolü yani theos-bios ilişkisini açıklama çabalarında da bunu görürüz. Bu çaba modern zamana kadar insan müfekkiresinin en aşkın çabası olmaya devam etti. Daha doğrusu Kant’a kadar…

Kant, en kısa ifadesiyle teorik aklın metafizik objelere erişiminin mümkün olmadığını iddia ettiğinden beri dünya aynı dünya olmadı. 

Newton’ın fizik ilkeleri gösteriyordu ki, evren klasik metafiziğin öngördüğü şekilde cevher fikriyle açıklanmaya çalışılan teleolojik kurallara göre işlemiyor, tamamen dışsal kuvvetlere göre belirlenen mekanik ilkelere göre işliyordu. Bu fizik kuramı pratik hayatta öyle başarılıydı ki, metafizik ilkeler eski cazibesini kaybetmiş ve metafizik ilkelere olan ihtiyaç ortadan kalkmış görünüyordu. İşte bu atmosferde Kant ile birlikte, teorik aklın rasyonel psikoloji (ruh/nefs/bilinç/can/cevher), rasyonel kozmoloji (evren) ve rasyonel teoloji (ilah/tanrı) tasavvurlarının, aklın bilgi edinme yöntemleri tarafından ispatı verilemeyen, aklın sınırlarını aşma isteği nedeniyle “var” saydığı nesneler haline geldi.

Artık evrende “kendilik” esasıyla iradeli hareket eden varlıkların açıklamasının da mekanik devinim ile elde edilebileceğine dair bir his vardı. Buna göre zihin, ruh veya can gibi kavramlar, modern anlayışta yerlerini daha işlevsel bir çağrışıma sahip olan “zeka” kavramına bıraktı. Bilim insanları tarafından canlı kategorisinde kabul edilen nesneler aslında birer zeka sahibidir, yani çevresini kendisine avantaj sağlayacak şekilde manipüle edebilme yetisine sahiptir. Bu işlevsellik, onların evrendeki varlığını açıklama adına yeterli olabilir. Gelgelelim bilinç sorunu, canlılık sorunu ve buna benzer sorunlar (aslında hepsinin aynı sorunun farklı veçheleri olduğunu düşündüğüm sorunlar) çözüme kavuşturulmayı bırakınız, çözüme yaklaşılmadı bile.

“Evrende bilinç nasıl var olur?”, “Nasıl oluyor da mekanik evrende kendiliğinden hareket eden canlılar mevcut olabiliyor?”, “Mekanik nedenselliğin mevcut olduğu evrende özgür iradeye dayalı nedensellik nasıl mevcut olabilir?”, “Mekanik evren modelinde canlılığı var eden ilke nedir?” gibi sorular, iki bin sene önceki tazeliğinde hala sorulabiliyor ve ne yazık ki cevaplandırılmış değil.

Bu problemlerin ayrıntılarına önceki yazılarda girmiştik, o yüzden burada girmeye gerek görmüyorum. Çözümüne dair atılacak en mantıklı ilk adım ise, problemleri yalınlaştırmak ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak olsa gerek.

Öncelikle canlılık ve bilinçlilik probleminin aynı problem olduğunu düşündüğümü söylemem gerekir. Tüm canlılarda (tek hücrelilerden diğer türlere kadar) bir bilincin mevcut olduğunu söylemek tartışma götürse de bir farkındalığın mevcut olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Gerçi farkındalık denen şey bilinçten çok da farklı değildir diye tahmin ediyorum. Mesela bir yere konmuş bir sinek elinizi uzattığınızda uçuyor ve bu ampirik tecrübede defalarca test edilip onaylanıyorsa, sineğin sizi veya ona yönelen elinizi fark ettiğini veya elinize dair bir farkındalık sahibi olduğunu söylemek gerekir. Prokaryot (ilkel tek hücreli) canlılarda da x proteinine değil y proteinine yönelme şeklinde, çok temel ve basit bir düzeyde kendini gösteren bu farkındalık, insanda ise en sofistike ve karmaşık haline erişir.


“Can” sorunu ile “bilinç” sorununun aslında aynı sorunlar olduğunu ifade ettikten sonra problemin başka yönlerine de yönelmekte fayda var. Canlıların bu (nasıl açığa çıktığını hala bilmediğimiz) “farkındalık” yeteneği, birinci şahıs perpektifinden, bir iradeye sahip olunduğu izlenimine tekabül eder. Çünkü bu farkındalık bir hareketi doğuracaktır ve bu hareketin bir “kendiliğindenlik” karakteri taşıdığı veya başka bir deyişle iradeye dayalı olduğu hissi gündeme gelir. Ama dışsal kuvvetlere göre devinen mekanik evrende “kendiliğinden” veya “iradi” bir hareket nasıl meydana gelebilir? Bu da tıpkı canlılık problemi gibi kaynağını bilmediğimiz bir mesele olarak önümüzde belirir. Sonuç olarak irade sorunu da can veya bilinç sorunuyla aynı yerdedir.

İşte bu can veya bilinç veya irade sorunu, klasik metafizikte “ruh” veya “nefs” teorisi içinde ele alınır. Diğer bir deyişle metafiziğin öngördüğü ruh veya nefs denen cevher, “hayeletimsi bir şey” olarak tasavvur edilen fantastik yaratıkla alakasızdır. Bu ruh veya nefs veya can denen şey, canlılara kendiliğindenlik/iradelilik özelliği kazandıran ve insanda en sofistike düzeyine ulaşan bu ilkenin adıdır. Ve modern nörobilim, bilinç sorununu bilimin bir konusu olarak belirleyip bilinç sorununu bilimsel açıdan ele almaya teşebbüs etmekle klasik metafizikteki “ruh” veya “nefs” veya “can” problemini “bilinç bilimi” adı altında nur topu gibi eline almış bulunmaktadır (epey iddialı bir cümle olduğunun farkındayım). Dolayısıyla modern bilim bilinç problemine yönelmekle, inkar ettiği metafiziğin ilgi alanını kendi alanına çekmiştir.

Tekrar dönelim modern çağın en önemli filozofu sayılabilecek Kant’a. Kant’ta yukarıda özetlediğimiz problem, “özgür irade” başlığıyla 2. Kritikte ele alınır. Çünkü Kant’ın hayranlığını her zaman tazelediğini ifade ettiği “üstündeki yıldızlı gök ve içindeki ahlak yasası” gereği insanın özgür iradeye sahip olduğunu söylemesi gerekir. İnsanın ahlaki doğası, özgür olması şartına bağlıdır.

Fakat Kant, 1. Kritiğin transandantal diyalektik bölümünde, mekanik evrende özgür iradeye sahip bir varlığın ilkesinin, teorik aklın karara varamayacağı bir antinomi meselesi olduğunu söyler. Yani salt aklın sınırları dahilinde özgür iradenin mevcut olmadığı da ispatlanabilir, aynı şekilde mevcut olduğu da ispatlanabilir. Bu durumda teorik akıl bu konuda bir karara varamaz, diyor.

2. kritiğin ahlak felsefesinde özgür iradeye tekrar yönelmek durumunda kalan filozof, burada bu problemi bir iman ilkesi belirleyerek (teorik zeminde olmasa da imani zeminde) aşma yönünde gidilebileceğini söyler. Problem “aynı mekanda mekanik ve özgür nedensellik nasıl mevcut olabilir”dir. Kant bunu aynı topraklarda iki devletin hüküm sürmesine benzetir. Peki çözüm nedir? Bu problem, özgür iradenin mekanik nedenselliği rencide etmeden etkide bulunabilmesini mümkün kılan bir tanrının varlığı postüle edilerek dengelenebilir. Kant bu görüşü burhani bir ispat olarak sunmaz, bunun yalnızca rasyonel iman olarak kabul edilebileceğini söyler.



Günümüzde aynı problemi, tanrıyı Kant’ın yapmadığı şekilde, yani burhani bir ispat olarak formüle dahil eden metafizikçiler vardır. Hatta bu meselenin metafizikten başka bir disiplin tarafından çözüme kavuşturulamayacağını söyleyen düşünürler hiç de azımsanacak kadar değildir. Diğer uçta da bilincin bilimin nesnesi haline getirilemeyeceğini söyleyen, mantıksal pozitivizmin mirasçısı olan düşünürler de vardır. Benimse aklıma şu sorular geliyor: Bilinç problemini bilimin konusu haline getiren modern bilim anlayışının metafizik bir problemi miras alması bir yatkınlığa dönüşüp, bilimin rasyonal psikoloji gibi rasyonel teolojiyi de ilgi alanına alacağını da bu gözler görecek mi? Her ne kadar bilinç bilimi başlığı altında yapılan bilimsel araştırmalar bilinç bilimi değil beyin ve sinir bilimi olarak tanımlanmaya daha uygun olsalar da yola çıkıştaki amaç evrende bilincin nasıl var olduğu sorununu aydınlatmak olduğu için bunu bir kazanım olarak görmek gerekiyor kanımca. Her şeye rağmen bilinç bilim adındaki girişimler, yeni bir rasyonel biyolojinin kapısını açmış gibi görünüyor. Çaba ise her zaman aynı idi, hala aynı: hakikate ulaşma ve merak…

3 Nisan 2021 Cumartesi

John Searle ve Çince Odası Deneyi: Yapay zeka bilinç sahibi olabilir mi?

Modern beyin araştırmalarının hedeflerinden biri, beynin bağlantısal haritasının elde edilmesidir. Bu sayede hem nöroşirurjikal hem de nörolojik hastalıkların fizyopatolojisi daha da aydınlatılarak hastalıklara daha başarılı bir tedavi yaklaşımı geliştirilmeye çalışılacak. Ayrıca algoritmik doğa yasalarına göre çalıştığı varsayılan beynin zihin dünyasını nasıl meydana getirdiğine dair akademik veriler elde edilmiş olabilecek. Bu çalışmalar, son yıllarda sıkça bahsedilen “bilinç bilimi” araştırmalarında merkezi bir rol üstleniyor.

Yaygın görüşe göre beyin, hesaplamaya dayalı konnektivite prensibine uygun olarak çalışır ve bu bağlantısallığın seviyesi belirli bir eşiği aştığında buradan bir şekilde bilinç doğar. Bu görüşün daha rijit versiyonuna göre beyin bir makine veya bilgisayar, zihin veya bilinç ise bu bilgisayarın programıdır. Bu görüşün tarihsel öncülüğünü Alan Turing üstlenir. Modern bilgisayarların ilkesel ataları olan Turing makineleri, hesaplamaya dayalı algoritmik sistemlerin çalışma prensiplerinin simülasyonlarında kullanılır.

Evrensel Turing makinelerini birer bilgisayar olarak düşünebilirsiniz. Belirli algoritmalara dayanan programlar işletirler. Bu programlar “X durumunda Y şeklinde davran.” şeklinde özetlenebilecek komutlar kümesidir. Turing makinelerini bilgisayarların ideal atası yapan özellikleri ise sınırsız kapasitede ve farklı alanlarda işlem yapabilme yetenekleridir. Yukarıda özetini verdiğimiz hesaplamalı bilinç teorisine göre beyin de bir Turing makinesidir, yani bilgisayardır. Zihin ise beynin işlettiği “X durumunda Y yanıtı ver.” komutlarından oluşan programıdır.

Amerikalı felsefeci John Searle araştırmalarının büyük bir kısmını bu konuya yöneltmiştir. Beynin de genel anlamda bir evrensel Turing makinesi, zihnin de onun programı olduğu yönündeki görüşü güçlü yapay zeka (YZ) olarak adlandırır. Onun çıkarımlarını iki başlıkta özetlememiz mümkündür. 1- Beyin doğadaki her nesne gibi bir bilgisayar veya makine sayılabilir. Dolayısıyla zihinsel içerikler hesaplamalı algoritmalar tarafından simüle edilebilir (zayıf YZ) 2- Beyin bir bilgisayar sayılsa bile zihin onun programı sayılmaya (güçlü YZ) everişli değildir. Bu öncülleri açalım.


1: Algoritmik hesaplama, bahsedildiği üzere belirli durumlar altında belirli sonuçlar vermek üzere programlanmış bir sistemin yaptığı iştir. Dolayısıyla doğadaki her nesneye bir hesaplama özelliği atfedilebilir. Faraza karşınızdaki pencere açıkken 1, kapalıyken 0 ile kodladığı takdirde en basit anlamıyla bir bilgisayar niteliği kazanabilir. 1 yani “rüzgar eserken açıl”, 0 yani “rüzgar esmezken kapan” gibi şartlı komutlarda belirlenmiş hallerde bulunabilir. Bu bize her nesne gibi beynin de biyolojik bir bilgisayar olabileceği, veya beyne bir bilgisayarlık atfedilebileceği yönünde fikir verir. Searle bu durumu ise zayıf yapay zeka (YZ) olarak adlandırır. Buna göre beynin nöronal aktivitelerinin haritası, bir Turing makinesince simüle edilebilir.

2: Fakat bu simülasyon, Turing makinesinin bilinç sahibi olacağını göstermez. Nasıl ki bir kasırganın simülasyonu, kasırganın kendisinin oluşturduğu etkiyi oluşturamazsa, beyin aktivitesinin simülasyonu da bilinç veya zihin oluşturamaz. Bilinç, beynin nöronal durumlarının belirli hallerde bulunması sonucu “beliren bir nitelik”tir. Bu durum, H2O olarak kodlanan su moleküllerinin belirli şartlarda bir araya gelerek suya “sıvılık” özelliği kazandırmasına benzetilebilir. Su molekülleri sıvı değildir, ama su sıvıdır. Aynı şekilde nöronlar veya sinapslar bilinçli değildir fakat beynin aktivasyonu sonucu bilinç belirebilir.

Searle’ün bu temellendirmesi, sentaks-semantik ayrımında da kendini gösterir. Hesaplamalı algoritmalarla çalışan Turing makinelerinin zihin belirtemeyeceğini bir düşünce deneyi ile ispatlamaya çalışır. Bu deney “Çince odası deneyi” olarak adlandırılan meşhur örnektir:

Bir odanın içindesiniz. Odada bir masa var. Masanın üstünde ise bir kitap. Kitabın içinde Çince sorular ve yan sayfasında ise bu soruların Çince cevapları yer alıyor. Odaya kapının altından atılan kağıtlarda Çince sorular mevcut. Sizin göreviniz ise bu soruları masanın üstündeki kitapta bulup bunlarla eşleşen cevapları yırtarak kapının dışına atmak. Kapının dışında bulunan Çinliler, odanın içinden gelen Çince cevapları anlamlı bularak sizin Çince bildiğinizi sanabilir. Fakat bu durum, sizin Çince konuştuğunuz anlamına gelmez. Sizin yaptığınız yalnızca sentaktik sembolleri eşleyerek bir takım çıktılar elde etmekdir. Bunu yapmak için Çinceyi anlamanız gerekmez. Fakat kimse bu durumda sizin Çinceyi anladığınızı iddia edemez. İçinde bulunduğunuz sistem hesaplamalı bir algoritmadır. Algoritmalar sentaktik sembolleri içerir, fakat zihinlerin semantiği vardır. Yani Çince kelimelerin ve cümlelerin anlamları zihinlerin içeriğidir, hesaplamalı makinelerin değil…

Bu argüman, zihnin bir bilgisayar programı olmadığını savunan araştırmacılar tarafından anlamlı ve tutarlı görülmekle birlikte, Turing takipçileri tarafından gelen itiraz bellidir: Searle, güçlü YZ iddiasını yanlış anlamıştır. Searle bu odada dikkatleri sadece odanın bir elemanına, yani odadaki kişiye odaklamıştır. Fakat odanın tamamı, odadaki kişiden fazla şey ifade eden bir sistemdir. Odadaki kişinin Çince bilmemesi, sistemin yani odanın tamamının Çinceyi anlamayacağı anlamına gelmez. Çünkü bilinçli zihinler Çince konuşurken, bu odanın tamamının yaptığı sistematik işlemden ayrı bir şey yapmaz. Epey güçlü bir itiraz…

Searle bu itiraz karşısında şunu fark eder: Sentaks denen semboller, semantiksiz hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü kağıt üstündeki bir şeklin, bilinçli zihinler nezdinde bir sembol ifade edebilmesi için, zaten ona bir anlam yüklenmiş olması gerekir. Dolayısıyla sentaks ve semantik birbirinden ayrılamayacak niteliklerdir.

Sistemde birtakım semantik anlamlar yüklenmiş sembollerin mevcut olması, sistemin içerdiği Çince sembollerin anlamlarının sistem tarafından farkına varılabildiği anlamına gelmez. Çünkü bu sistemin birtakım anlamlar içerdiği, yalnızca gözlemci tarafından semantik anlamlar yüklendiği takdirde söylenebilir. Aslında bu tüm nesneler için genelleştirilebilir. Bir kağıt paranın içerdiği selüloz lifleri, onun para oluşu ile alakasız olarak yapısal özelliğidir. Onun para oluşu ise, içerdiği selüloz liflerinden veya fiziksel yapısından bağımsız olarak bilinçli gözlemci tarafından ona yüklenen anlamla ilişkilidir. Dahası, bir sistemin yaptığı işlemin “hesaplama” olduğunu söylemek de aynı şekilde bilinçli gözlemcinin ona hesaplama atfetmesi şartına bağlıdır. Pencere örneğinde olduğu gibi. Sistemin içerdiği fizik materyalin türünden bağımsız olarak yaptığı işlemin hesaplama olması, bilinçli zihin tarafından onun hesaplama olduğuna hükmedilmesi şartına bağlıdır. Bu ise, sentaks-semantik ayrımını da aşan, varoluşsal bir argümandır. Dolayısıyla hesaplamalı sistem, içrek yapısındaki anlamların farkına varamayacaktır.

Beynin zihinsel içeriklerini belirten nöronal aktivasyon hesaplamalı bir Turing makinesince simüle edilebilse de bu simülasyonun zihin üreteceğini söylemek, varoluşsal olarak mümkün değildir…


Neo-Darwinizm ve Tanrı İnancının Kökenleri: Bir Deney Tasarımı

Özellikle teistik evrimciliğin öncülük ettiği bir söylem olarak; Neo-Darwinist evrimin canlıların türleşmesine yönelik yalnızca doğal-bilims...