Thomas Nagel’in Zihin
ve Evren: Materyalist Neo-Darwinci Doğa Görüşü Neden Neredeyse Kesinlikle
Yanlış adlı kitabı, 2015’te Jaguar Kitap’tan Özge Çağlar Aksoy’un
çevirisiyle yayınlandı. Kitabın adından da anlaşılacağı üzere bilincin ve
zihinsel süreçlerin materyalist neo-darwinist indirgemeci açıklamasına baştan
sona reddiye içeren bir kitaptı. Fakat Thomas Nagel bilinç araştırmaları
alanındaki şöhretini daha çok, 1975 yılında yayınlanan “What is it like to be a
bat” başlıklı makalesine borçludur. Bu makale de bahsettiğimiz kitabın sonuna
yine Özge Çağlar Aksoy’un çevirisiyle “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir” başlığı
ile eklendi. Bu yazıda yapılan alıntılar, bahsettiğimiz yayına atfendir.
Thomas Nagel Zihin ve Evren kitabında ve “Yarasa Olmak
Nasıl Bir Şeydir” makalesinde bilinçli deneyimlerin fiziksel unsurlara
indirgenmesinin mümkün olmadığını savunmaktadır:
Materyalizm
savunmasını, zihinsel olgunun öznel niteliğini ele almakta açıkça başarısız
olan herhangi bir zihinsel olgu analizine dayandırmak anlamsızdır. Dolayısıyla
deneyimin öznel niteliği hakkında fikir sahibi olmadan fizikalizm teorisinden
ne beklendiğini bilebilmek mümkün değildir.
Nagel’e göre bilinçli deneyimlerin fizikalizm veya
materyalizm indirgemeciliği sınırları içinde açıklanamama sebebi, deneyimlerin
öznel doğasında yatar. Bir canlının nesneleri nasıl algıladığının, nesneye o
canlının –veya o canlı türünün sahip olduğu donanımın- gözünden bakmadan mutlak
bir kesinlikle bilinemezliği, bilinçli deneyimlerin öznel olduğuna dair bir
çıkarımı beraberinde getirir.
…form
ne kadar değişiklik gösterirse göstersin, bir organizmanın en küçük şekilde de
olsa bilinçli bir deneyim yaşaması, o organizma olmak gibi bir şeyin mevcut
olduğu anlamına gelir. Deneyimin formu hakkında daha başka çıkarımlar yapılması mümkün olabilir; organizmanın
davranışı hakkında bile (şüphe duymama rağmen) çıkarımlar yapılabilir. Ancak
temelde bir organizma ancak ve ancak o organizma olmak diye bir şey -o
organizma için olan bir şey- varsa bilinçli zihinsel durumlara sahiptir. Buna
deneyimin öznel niteliği diyebiliriz.
Bilinçli deneyimlerin öznel olduğu şeklinde yaygın bir
kabul vardır. Bu kabul bilinç araştırmalarının bilimsel zeminde yapılabilirliği
tartışmasını da beraberinde getirir. Öznel bir deneyimin nesnel bilimi nasıl
yapılabilir sorusu, bilinç araştırmacılarını epeyce meşgul edegelmiştir. Bu
kanaat, öznellik problemini bilinç probleminin açıklamasında merkezi konuma
yerleştirmiştir. Öznel deneyimlerin fiziksel nicelikler tarafından temsil
edilebilmesinin hala bir yolu bulunamamış, fizikalist-materyalist düzlemde
bilincin açıklamasının verilebilmesi hala mümkün görünmemektedir.
Nagel, bilinçli deneyimin öznelliğini açıklamak için
yarasaların sonar algı yeteneğini örnek vermeyi tercih eder. Kendisi bunu şöyle
açıklar:
Öznellik
ve bakış açısı arasındaki ilişkiye örnek vermek ve öznel niteliklerin önemini
açığa kavuşturmak için, konuyu öznel ve nesnel görüş biçimleri arasındaki farkı
net bir şekilde ortaya koyan bir örnekle bağlantılı olarak incelemek yararlı
olacaktır. … Yarasaların deneyim yaşadığı inancının temelinin, yarasa olmak
diye bir şey olduğu düşüncesi olduğunu söylemiştim. Artık birçok yarasanın
(özellikle küçük yarasalar olarak bilinen microchiroptera türü) dış dünyayı
öncelikli olarak sonar ya da ekolokasyon ile, yani menzillerindeki nesnelerden
gelen yansımaları ani, ince ayarlı, yüksek frekanslı çığlıklarla tespit ederek
algıladığını biliyoruz. Beyinleri, dışa giden uyaranları takip eden yanıtlarla
ilişkilendirecek şekilde tasarlanmıştır ve bu yolla edindikleri bilgiler
yarasaların uzaklık, büyüklük, şekil, hareket ve doku ile ilgili, görme
duyusuyla yaptığımıza benzer tam ve kesin ayrımlar yapmalarına olanak sağlar.
Ancak yarasa sonarı, şüphesiz bir algı türü olmakla birlikte, sahip olduğumuz
herhangi bir duyuya işleyiş açısından benzer değildir ve bizim öznel bir
şekilde tecrübe ya da hayal edebileceğimize benzediğini düşünmek için herhangi
bir neden yoktur.
Demek ki, yarasaların sonar algı sistemleri, aşina
olduğumuz duyu yollarımızdan oldukça büyük farklılık gösterdiği için, bir
yarasanın (veya başka bir deneyim sahibi varlığın) deneyiminin ona özgü, öznel
olduğunu anlamamıza dair bize fikir vermede yazar tarafından oldukça faydalı
bulunmuştur. Nagel’in makalesine yönelik bu girizgah, bu yazımızın maksadının
hasıl olması için yeterlidir.
Bana göre felsefe tarihinin en büyük ontoloji ve
epistemoloji problemi, algıladığımız dünyanın gerçek nesnelerden mi oluştuğu,
yoksa zihinsel birer temsil mi olduğu tartışması. Genelde insanlar, algılanan
dünyadaki şeylerin zihinsel birer temsil değil gerçek nesneler olduğuna dair
derin bir inanç taşır ve yaşamını bu inanç doğrultusunda ontolojik krizlere
girmeksizin idame ettirir. Peki bize bilime göre bunun böyle olmadığı
söylendiğinde takınmamız gereken tavır ne olmalıdır? Bence ilk önce bilimin
gerçekten böyle bir şey söyleyip söylemediğini sorgulamak gerekir.
Galileo’nun bilimselci bakış açısı ve Descartes’in fiziksel
olanla (res extensae) zihinsel olanı (res cogitantes) birbirinden ayırmasıyla
akademide nesnelerin kendinde renk, koku, ses, tad gibi niteliklere (qualia)
sahip olmadığı, bu niteliklerin ikincil nitelikler olarak zihne havale
edildiği, esas özelliklerin ise aslında nesnenin nicel (quanta) özellikleri
(uzam, hacim, ağırlık gibi) olduğu kabul edilmeye başlandı. Newton’un Principia
ile nesnelerin fiziksel ilişkilerini açıklaması ile de bu Kartezyen doğa
anlayışının bilimsel anlamda ispatlandığı kabul edildi.
Bu materyalist zihin teorisine şüphesiz direnen düşünürler,
bilim adamları oldu. İşte Nagel de bunlardan biridir. Çünkü salt materyalize
edilmiş bir dünyada bilinçli deneyimlerin ve nitelcelerin (qualia) açığa çıkışına
dair bir açıklama getirilemez. Nesnelerin göründüğü gibi bir varoluşa sahip
olmayıp, aslında atomlardan ve moleküllerden oluştuğu şeklindeki
fizikalist-materyalist görüşün ilk bakışta 2 noktada defektif olduğu anlaşılır:
birincisi, elimizle dokunup gözümüzle gördüğümüz nesnenin aslında zihinsel bir
temsil olup o nesnenin sahip olduğu varlığın atomlardan ve moleküllerden
teşekkül ettiğine dair inancın kaynağı nedir? Veya kısaca görünür nesnenin var
olmadığını söylerken atomların ve moleküllerin gerçekten var olduğuna dair
derin inancın kaynağı nedir? İkincisi de, bilimsel verilerin sonuçları da
deneyimlere ve duyusal verilerin yorumlanmasına dayanıyorsa, deneyimlerle
çıkılan yolun sonunda deneyimin varlığının ortadan kaldırılması mantıksal
çelişki anlamına gelir.
Aydınlanma ile birlikte kabul edilen “duyularla elde edilen
veriler zihinsel temsillere dönüştürülür, bu veriler nesnelerin kendisine ait
değildir” düşüncesi veya algılanan nesnelerin zihinsel temsiller olup algılanan
özelliklerine kendisinin sahip olmadığı görüşü, modernist kozmolojik anlayışın
sert ve soğuk rüzgarlarına rağmen hala sağduyu sahibi sıradan bir insanın içini
huzursuz etmeye devam eder. Çünkü varlığın materyalize edilip kozmoloji
yalnızca maddeye irca edilince bilincin ve bilinçli deneyimlerin açığa çıkış
problemi kendini gösterir.
Nagel şüphesiz sağduyu sahibi bir felsefeci olarak
materyalist-fizikalist bilinç teorisinin, bilinçli deneyimleri ve nitelceleri
(quaila – renkler, kokular, sesler, tadlar…) açıklama konusunda savunulucak
hiçbir tarafı olmadığının farkındaydı. Bunun nedeni de bilinçli deneyimin öznel
oluşuna inanmasıydı.
Buraya kadar Nagel’in bahsettiğimiz düşüncelerini ben de
paylaşmakla birlikte, bilinç araştırmalarında yanlış iliklendiğini düşündüğüm
ilk düğme olan “bilinçli deneyimin öznel oluşu” sorununa dair biraz açıklama
ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bilinçli deneyimlerin öznel olduğu kabulü,
bana göre bilinç araştırmalarının bilimsel zeminde yapılabilirliğinin önünü
tıkayan ilk postulattır.
Hepimiz hayatımızda birtakım öznel deneyimler sahibi olsak
da, bu deneyimlerin diğer insanlar için de (hatta diğer bilinçli varlıklar için
de) aynı veya büyük oranda benzer olduğuna dair derin bir inanç taşırız. Çünkü
baktığımız veya dokunduğumuz nesnenin zihinsel bir temsil değil gerçek bir
nesne olduğunu sağduyumuz bize söyler. Nesne kendinde bir varoluşa sahip ise, o
nesne ile ilişki kuracak tüm canlılar da tutarlı ilişkiler ve yanıtlar açığa
çıkarıyorsa, o halde bu canlıların deneyimleri de birbirleri ile tutarlı,
örtüşen deneyimler olmalıdır. Varlığı x canlısının gözünden göremiyor oluşumuz,
o canlının deneyimlerinin gerçekten öznel olduğunu söylemeye bizi müncer kılar
mı?
Burada computational chemical phsyics profesörü ve çok
saygın bir metafizik araştırmacısı olan Ali Sebetci hocamı anarak onun bir
twitter diyalogumuzda naklettiği bir meselden bahsedeceğim. Bir ressam düşünün
ki, her şeyi olduğundan daha ince ve uzun çizermiş. Ressam öldükten sonra neden
böyle bir tarz geliştirdiği tartışılmaya başlanmış. Birisi demiş ki “çünkü o,
gerçekte her şeyi böyle görüyordu”, ötekisi itiraz etmiş “eğer öyle olsaydı
çizdikleri bize normal görünürdü, zira onun normali ile bizimki örtüşürdü”.
Faraza 1 metre boyundaki bir nesneyi ressamın 2 metre boyunda gördüğünü hayal
edin. Ressam bu nesneyi tuvale döktüğünde kendi görüşünden 2 metre, bizim
görüşümüzden 1 metre uzunlukta çizecektir, dolayısıyla bize görünen resim, yine
nesnenin gerçek boyu ile uyumlu olacaktır. Ali Sebetci hocamın yorumu şu
şekilde oldu: “Mevcut canlılar aleminde olan da bu değil mi? Farklı
algıladıklarını biliyoruz; örneğin köpeklerin koku duyuları ya da yarasaların
nasıl “gördükleri”, ama hala aynı dünyayı paylaşıyor ve birbirimizle
anlaşabiliyoruz.”
Evet, deneyimlerimizin öznel olduğunu savunduğumuz canlılar
olarak, aynı dünyayı paylaşıyor ve aynı dünyaya dair anlamlı yanıtlar
oluşturuyoruz. Burada esas önemli nokta, deneyimlerimizin öznel olduğunu
söylememize rağmen dünyaya verdiğimiz yanıtların birbirimize anlamlı gelmeye
devam etmesi. O halde deneyimlerin öznel oluşuna alternatif bir yorum doğuyor
burada: Deneyimlenen nesnelerin zihinsel birer temsil değil gerçek birer nesne
oldukları açığa çıktığına göre bilinçli deneyimler nesneldir, algılar ise
canlıların donanımları ölçüsünde çeşitlenebilir.
Yeni matematiksel ve nörolojik paradigma ışığında Gödel
teoremlerine ve kendi çalışmalarıma dayanarak ben şunu iddia ediyorum ki,
doğruluk ve ispatlanabilirlik birbirinden ayrılmıştır. İnsan aklı, sistem
içindeki bazı önermelerin ispatlanamayacağı halde doğru olduğunu görebilecek 3
boyutlu bir akli görüye sahiptir. İşte deneyimlerin herkes için benzer olduğu
ve benzer sonuçlar doğurduğuna, deneyimlenen şeyin gerçek bir nesne olup tüm
canlıların bu nesne ile anlamlı bir ilişkiye devam ettiğine yönelik taşıdığımız
inanç, akli görümüz sayesinde doğru olduğunu gördüğümüz bir önermedir.
Tahminimce Nagel’in yarasa örneğini seçmesinde kendisi
açısından almamız gereken ibretler var. Yarasaların pek aşina olmadığımız bir
algılama donanımının örneğinin verilmesi, diğer canlılarda bu görme meselesinin
nasıl gerçekleştiğini aydınlatabilmiş olduğumuza dair bir ispatlanmamış inanç
taşıdığımızı açığa çıkarıyor. Yarasa dışı diğer canlılarla, mesela dört ayaklı
memelilerle aramızda büyük farklılık taşımayan, aşina olduğumuz birtakım duyu
organları ve donanımlarla elde edilen algıların bizimkine ve birbirine benzer
veya nesnel olduğuna dair Nagel’in bir düşünce sahibi olduğu intibaını
uyandırıyor. Yarasa gibi uç bir örnek vermesi meseleyi daha açık ifade edebilme
amacına matuf olabilir, fakat bu analoji, bedensel donanımın birbirine
benzedikçe deneyimin de birbirine benzeyeceğini ve nesnelleşeceğini ima eder.
Fakat benim düşünceme göre deneyimin nesnelliği, canlının bedensel donanımı ile
değil, nesnenin harici varlığı merkezinde irdelenmesi gereken bir konudur.
Çünkü deneyimlenen şeyin öznel zihinsel bir temsil değil, kendinde bir varoluşa
sahip gerçek nesnel bir varlık oluğu aşikardır. Bedenler benzeştikçe
deneyimlerin de benzeşeceğine dair intiba, bu nedenledir.
Thomas Nagel, makalesinde bilinçli deneyimin nesnel doğası
olabileceği ihtimalini de gündeme getirir fakat bu noktayı ucu açık bırakır. Bu
konuda verdiği örnek de dikkate şayandır:
Bu
olgusallığı yarasaların sonar deneyimlerini betimlemek için geliştirmemiz
gerekebilir; ancak insanla başlamak da mümkündür. Örneğin doğuştan kör olan
birine görmenin nasıl olduğunu açıklamak için kullanılabilecek kavramlar
geliştirmeye çalışılabilir. Kişi en sonunda hiçbir yere varamayabilir, ancak şu
an yapabildiğimizden daha nesnel ve çok daha kesin ve doğru bir ifade yöntemi
geliştirmek mümkün olmalıdır. Bu konuyla ilgili tartışmalarda karşımıza çıkan
farklı türde kesinlikten uzak analojiler, örneğin 'Kırmızı, bir trompetin
çıkardığı sese benzer', anlamlı ve işe yarar değildir.
Bilinçli deneyimlerin doğasının aydınlatılması konusunda
doğuştan kör olan hastaların katıldığı çalışmalar çok büyük katkı sağlayan veriler
sunar. Bundan dolayı bu tür çalışmalar büyük bir literatür oluşturmuştur. İşte
bu çalışmalardan biri, bugüne kadar yapılanlar içinde ayrı bir önem verdiğim ve
dikkatimi çeken bir çalışma oldu. The Hebrew University of Jerusalem’den Ella
Striem-Amit ve Amir Amedi’nin Current Biology dergisinde yayınlanan çalışması Visual Cortex Extrastriate Body-Selective
Area Activation in Congenitally Blind People “Seeing” by Using Sounds başlığını
taşıyordu (https://doi.org/10.1016/j.cub.2014.02.010). Bu
çalışmaya göre doğuştan kör olan 13 hasta incelenmiş, bir insanın vücut
hareketleri bir algoritma ile ses haritasına dönüştürülmüş ve doğuştan kör olan
13 hastaya dinletilmiştir. 10 saatlik manipülasyonun sonunda 13 hasta görsel
kortekslerini uyararak karşılarındaki vücudun hareketlerini görme yetisinden
mahrum oldukları halde tahmin edebilmiştir. Makalenin yazarları, hastalardan
alınan bu cevabı, görme duyusu normal olan bir kontrol grubu ile mukayese etmiş
ve vücutlara ve yüzlere karşı seçiciliğin her iki grupta da aynı mekanizma ile
gerçekleştiğini, temporal işitme veya parietal somatosensöriel kortekslerde
değil, oksipital görme korteksinde aktivite gerçekleştiğini fonksiyonel MR
görüntüleme ile göstermişlerdir. Kısacası gösterilen mekanizma, “görme”
olayında her ne oluyorsa doğuştan kör insanlarda da aynı mekanizmadır ve bu
mekanizmanın harekete geçirilmesi ile onların da nesneleri “görebildiklerini”
ifade etmeye yetecek nesnel veriyi elde etmeyi sağlamıştır.
Bir nesne ile o nesneye ait duyu algısının bağlanması söz konusudur
ve burada algılanan şey hiç şüphesiz gerçek bir nesnedir. Nesne ile algının
birbirinden ayrılması, yukarıda saydığımız bir sürü problemi beraberinde
getirecektir. Dolayısıyla Kantçı anlamda nesnelerin erscheinung (duyumsanan) ve
ding an sich (kendinde şey) şeklinde bir ayrıma tabi tutulmasına alternatif
yeni düşünce şekilleri gündeme gelmektedir. Duyumsanan nesne gerçek bir
nesnedir, nesnenin kendisidir ve duyumsayan öznede nesnenin algısını hasıl
edecek bir görü mevcuttur. Bu görü bir şekilde duyu modalitelerini aşan,
supramodal bir entegrasyona işaret etmektedir. Nesnenin algıda inşası sürecinde
akıl, son deneysel verilerden elde edilen sonuçlara göre Kant’ın koyduğu şartı,
yani hissetme yetisini by-pass edebilmektedir.
Kantçı felsefede nesnenin erschenung yani duyumsanan hali,
Nagel’in bahsettiği üzere deneyimin öznel doğasını temsil eder. Fakat
deneyimlenen nesnenin gerçek bir nesne olup bu nesneye ait görünün hissetme
yetisinden bağımsız olarak aktive edilebiliyor oluşu, ding an sich (kendinde şey)
adlı erişilmez, duyumsanmaz, algılanmaz bir formun varlığı üzerine tekrar
düşünmeyi dayatır.
Kantçı felsefenin diğer bir önemli ayrımı ise anschaung
(görü) ve begriff (kavram) ayrımıdır. Kant bu ayrıma bilindiği üzere eşlerin
örtüşmezliği kuralından yola çıkarak varmıştır. Konumuzla ilişkilendirerek şu
şekilde temsil edebiliriz: Doğuştan kör bir insana rengin salt kavramlarla
anlatılması nasıl mümkün olabilir? Bu problem, Kantçı felsefede saf aklın
kavram ve kategorilerinin, duyusal alanda yetkisizce kullanılması sonucu
transandantal schein’a yani yanılsamaya götürmesi şeklinde ifade edilir. Çünkü
duyu verisi yani görü ile kavramsal veri Kant tarafından ayrılmıştır. Nagel bu
ayrımı makalesinde, kırmızının bir trompet sesi ile temsil edilemeyeceğini söyleyerek
gündeme getirir. Fakat elde ettiğimiz supramodal transandantal entegrason
modeli ise, salt işitsel manipülasyonlar veya kavramsal temsil becerisi
sayesinde görme yetisi olmaksızın görünün inşa edilebileceğini savunmaktadır.
Görme yetisinden mahrum olduğu halde nesneleri doğru
manipülasyonlar ile 3 boyutlu görüde inşa edebilmek gibi bir yeteneğe sahip
olduğumuz deneysel zeminde gösterilmiştir. Buna göre görü, hissetme yetisinden
bağımsız supramodal bir entegrasyonun ürünü olup, görme denen olayın da saf ve
yalın bir modaliteden ibaret değil, supramodal bir düzeyin kurucu faaliyeti ile
gerçekleşen ve duyu verisi ile de –deyim yerindeyse- boyanan bir faaliyet
olduğu görülmektedir. O halde duyusal idrak, saf duyu modalitesi ile izah
edilemeyecek bir süreçtir.
İdrak, duyu yetisinden bağımsız gerçekleşen bir
faaliyettir. Görme yetisinden mahrum olan insanların doğru entegrasyon ile
nesnenin topografisini ve hareketlerini 3 boyutlu görüde tahmin ve idrak
edebilmesi, nesneye dair bilinçli deneyimlerin öznel değil nesnel doğasına
işaret eder. Dakik ve derin araştırmalar sonucu açığa çıkan bu bilimsel yol,
sıradan insanların sağduyu ile bildikleri “dünyanın gerçek olduğu ve insanın da
onunla iletişim kurduğu” düşüncesine çıkmıştır.
Algılanan dünya her canlı için aynıdır, gerçektir,
nesneldir ve kendinde varlığa sahiptir. Dolayısıyla algılanan ile gerçekte/kendinde
olan dünyayı birbirinden ayırarak anlamak, sonuçta Kartezyen algı teorisine
müncer olacaktır. Kartezyen sınırlar içinde kalındığı sürece bu konuda patinaj
çekilmeye devam edilmesi kaçınılmazdır.
Tüm bunlardan çıkardığımız dersle, Nagel’in “yarasa olmak
nasıl bir şeydir” şeklindeki sorusunu yeni bir formla baştan sormak istiyorum:
Yarasa algıladığı dünyanın bir resmini çizse, nasıl bir resim çizerdi? Cevap:
bizim gördüğümüz dünyanın aynını çizerdi…
Müsaadenizle birkaç sorum olacak:
YanıtlaSil1. "supramodal bir düzeyin kurucu faaliyet"ten kastınız, Ayhan Çitil hocanın kendi kuramında bahsettiği "asli failin fiili" yani Allah Teala'nın fiili midir? Supramodal entegrasyon kuramınızı başka bir yazınızda açabilir misiniz?
2. Yukarıda bahsedilen deney, nesnenin algıda inşası sürecinde hissetme yetisini by-pass ediyor mu hakikaten? Zira, görme engelli kişilere uygulanan manipülasyon en nihayetinde onların beynindeki görme merkezini harekete geçirmiştir. Bunun göz ile veya başka bir vasıtayla gerçekleşiyor olması hissetme yetisinin by-pass edildiğini gösterir mi?
3. Yarasa algıladığı dünyanın bir resmini çizse, bizim gördüğümüz dünyanın aynını çizerdi. Fakat aynı renkte çizebilir miydi? Bu sebeple Yarasanın gördüğünden, veya söz konusu deneye konu olan görme engelli kişilerin gördüğünden söz edebilir miyiz?
4. Son sorum bu yazıyı ilgilendirmiyor, fakat twitter'ımı kapattığım için buradan sorabileceğimi fark ettim. Manzotti'yi çürüttüğünüzden bahsetmiştiniz ve kısa bir açıklama yapmıştınız hocam ancak sonrasında bulamadım. Bu konuya ilişkin daha uzun bir yazı yazmayı düşünüyor musunuz? Sağduyum Manzotti'nin bilimsel veriler ile bilinci mezcetmek için çırpındığını ve göreli varlık diye bir şeyin olamayacağını söylüyor fakat aklımı da iyice doyurmak istediğim için bu durumu arz ettim.
Allah istikametten ayırmasın. Sessiz ve sıkı bir takipçinizim. Kolaylıklar diliyorum.
3. Görme dendiğinde bir şekilde renkli dünyanın göz önüne gelmesi kabul edilebilir bir yatkınlık. Halbuki renk de görüsel alandaki cismani nesnelere ait bağlamsal bir özellik, yani bir Gibson değişkeni. İki ayrı canlının dünyayı aynı renkte ve aynı şekilsel özelliklerde görmediğini tahmin edebiliyoruz. Bu durum iki ayrı insan için de, hatta aynı insanın 2 ayrı durumu ve ayrı çevresel şartları için de geçerlidir. İşte tam bu noktada deneyimin öznelliğini kabul etmek gibi bir hataya düşüyoruz. Farklı renklerde, boyutlarda, şekillerde algılamak neden deneyimin öznel olduğunu söylemeye mecbur kılıyor bizi? Sonuçta aynı dünyada yaşıyor, birbirimizle anlaşıyoruz. Nesnelerden pratik anlamda beklentilerimiz, nesnelere verdiğimiz yanıtlar ortak ve ortak anlamları içeriyor. Körlerin karşılarında duran bedenin hareketini, gerçek hareketini biliyor olmaları deneyimin nesnel doğasını gösteriyor. Sizinle aynı renkte, aynı uzunlukta, aynı açıda görmesini bir körden değil, sağlıklı gözlere sahip birinden dahi beklemeniz gerekmez. Gözün korneasındaki veya lensindeki şekil bozuklularının nesnelerin şekillerinin algısında değişikliğe sebep olabileceği gibi retinasındaki rod/koni oranı renklerin algısında değişikliğe sebep olabilir. Fakat algılanan nesne her algılayan için aynı nesnedir, gerçek bir nesnedir. Algılayan öznelerin dış dünyaya entegrasyonu, bir şekilde aynı nesnel zemine oturur. Benim mavi gördüğüm bir perdeyi siz koyu lacivert görüyor olabilirsiniz, fakat bu perdenin güneşi ne kadar kesebileceğine dair ikimizin tahmini de aşağı yukarı aynıdır. Mesafeleri olduğundan daha kısa gören bir insan, sırf bu algı şeklinden dolayı uçurumun kenarındayken sizden veya benden daha çok düşme korkusu yaşamaz, özel bir fobisi yoksa.
YanıtlaSil4. Manzotti’yi çürüttüğümden bahsetmemişimdir, genelde bu şekilde kesin yargılarda bulunmaktan kaçınırım. Fakat Manzotti’den farklı düşündüğüm noktalar olduğu doğrudur, bu noktaları da kendisiyle paylaştım, kendisi de memnuniyetle karşılayıp gerekçelerini sundu. Kendisi benim fevkalade etkilendiğim hatta büyülendiğim bir düşünür. Lakin bilimsel veriler ile bilinci mezcetmek bugün tüm filozofların ve nörobilimcilerin hayalidir, tüm dünya bunun için çırpınıyor zaten. Manzotti’nin kendi teorisi, özellikle bilinçli deneyimlerin nöronlara indirgenemeyeceğini anlatışı, materyalist bilinç teorisine karşı direnişi adeta benim dogmatik uykumdan uyanmamı sağladı. Gelgelelim, bilincin dış dünyada konumlanması konusunda kendisine katılmıyorum. Lakin göreli varoluş düşüncesine çok uzak değilim. İçinde yaşadığımız dünyadaki algılanabilir cisimler bir şekilde “kısmen algılanabilir” olmak zorundadır. Cismani algılanabilir dünyadaki oyuna dahil olmanın gerek koşulu budur. Bir önceki cevabım ile de ilişkili biraz. Tamamiyle algılanabilir olmak, yani Kantçı anlamda “ding an sich”in algılanması, o nesnenin cismani bir nesne olarak varlığını sürdürememesi anlamına gelir. Dolayısıyla bir cismin algılanan tüm özellikleri bağlamsaldır, bir anlamda rölatiftir. Ben tüm varoluşu cismani dünyadan ibaret görmediğim için varoluşun tamamının rölatif olduğu düşüncesinde değilim, fakat göreli cismaniliğin bu anlamda kabul edilebilir olduğunu, hatta cismani olmanın veya algılanabilir olmanın rölatif olmak anlamına geldiğini düşünüyorum.