Son yıllarda, özellikle 20.yy’ın son çeyreğinden itibaren bilimsel araştırmalar bilinç sorununa bu zamana kadarki ilgisizliğini aşarak fazlaca yer ayırmaya başladı. Çünkü bilim insanları artık bilinç sorununa kapsayıcı bir açıklama getiremeyen kuramların aslında tamlık iddia edemeyeceğinin farkında. Fakat bu konu, felsefe tarihine biraz aşinalığı olan herkesçe malumdur ki, yeni değildir. Tam aksi, insan aklının kadim soru veya sorunlarından biridir.
Modern bilime kadar bilinç sorunu felsefenin ve
onun kapsayıcılığındaki diğer bilimlerin merkezindeydi. Bunu Platon ve
Aristoteles dönemi teleolojik evren kuramlarından başlatabilirsiniz. Klasik
metafizikte ana konu, dışsal kuvvetlere göre devinen evrende canlılığın veya iradeliliğin
nasıl / hangi ilkeye dayanarak mevcut olabileceğinin anlaşılmasıdır. Platon’un
pay alma kuramında da bunu görürüz, Aristoteles’in hareketin devamlılığında tanrının
oynadığı rolü yani theos-bios ilişkisini açıklama çabalarında da bunu görürüz.
Bu çaba modern zamana kadar insan müfekkiresinin en aşkın çabası olmaya devam etti.
Daha doğrusu Kant’a kadar…
Kant, en kısa ifadesiyle teorik aklın metafizik objelere erişiminin mümkün olmadığını iddia ettiğinden beri dünya aynı dünya olmadı.
Newton’ın fizik ilkeleri gösteriyordu ki, evren
klasik metafiziğin öngördüğü şekilde cevher fikriyle açıklanmaya çalışılan
teleolojik kurallara göre işlemiyor, tamamen dışsal kuvvetlere göre belirlenen
mekanik ilkelere göre işliyordu. Bu fizik kuramı pratik hayatta öyle
başarılıydı ki, metafizik ilkeler eski cazibesini kaybetmiş ve metafizik
ilkelere olan ihtiyaç ortadan kalkmış görünüyordu. İşte bu atmosferde Kant ile
birlikte, teorik aklın rasyonel psikoloji (ruh/nefs/bilinç/can/cevher),
rasyonel kozmoloji (evren) ve rasyonel teoloji (ilah/tanrı) tasavvurlarının,
aklın bilgi edinme yöntemleri tarafından ispatı verilemeyen, aklın sınırlarını
aşma isteği nedeniyle “var” saydığı nesneler haline geldi.
Artık evrende “kendilik” esasıyla iradeli
hareket eden varlıkların açıklamasının da mekanik devinim ile elde edilebileceğine
dair bir his vardı. Buna göre zihin, ruh veya can gibi kavramlar, modern
anlayışta yerlerini daha işlevsel bir çağrışıma sahip olan “zeka” kavramına bıraktı.
Bilim insanları tarafından canlı kategorisinde kabul edilen nesneler aslında birer
zeka sahibidir, yani çevresini kendisine avantaj sağlayacak şekilde manipüle
edebilme yetisine sahiptir. Bu işlevsellik, onların evrendeki varlığını
açıklama adına yeterli olabilir. Gelgelelim bilinç sorunu, canlılık sorunu ve
buna benzer sorunlar (aslında hepsinin aynı sorunun farklı veçheleri olduğunu
düşündüğüm sorunlar) çözüme kavuşturulmayı bırakınız, çözüme yaklaşılmadı bile.
“Evrende bilinç nasıl var olur?”, “Nasıl oluyor
da mekanik evrende kendiliğinden hareket eden canlılar mevcut olabiliyor?”, “Mekanik
nedenselliğin mevcut olduğu evrende özgür iradeye dayalı nedensellik nasıl
mevcut olabilir?”, “Mekanik evren modelinde canlılığı var eden ilke nedir?”
gibi sorular, iki bin sene önceki tazeliğinde hala sorulabiliyor ve ne yazık ki
cevaplandırılmış değil.
Bu problemlerin ayrıntılarına önceki yazılarda
girmiştik, o yüzden burada girmeye gerek görmüyorum. Çözümüne dair atılacak en
mantıklı ilk adım ise, problemleri yalınlaştırmak ve daha iyi anlaşılmasını
sağlamak olsa gerek.
Öncelikle canlılık ve bilinçlilik probleminin
aynı problem olduğunu düşündüğümü söylemem gerekir. Tüm canlılarda (tek
hücrelilerden diğer türlere kadar) bir bilincin mevcut olduğunu söylemek
tartışma götürse de bir farkındalığın mevcut olduğunu söylemek yerinde
olacaktır. Gerçi farkındalık denen şey bilinçten çok da farklı değildir diye
tahmin ediyorum. Mesela bir yere konmuş bir sinek elinizi uzattığınızda uçuyor
ve bu ampirik tecrübede defalarca test edilip onaylanıyorsa, sineğin sizi veya ona
yönelen elinizi fark ettiğini veya elinize dair bir farkındalık sahibi olduğunu
söylemek gerekir. Prokaryot (ilkel tek hücreli) canlılarda da x proteinine
değil y proteinine yönelme şeklinde, çok temel ve basit bir düzeyde kendini
gösteren bu farkındalık, insanda ise en sofistike ve karmaşık haline erişir.
“Can” sorunu ile “bilinç” sorununun aslında aynı sorunlar olduğunu ifade ettikten sonra problemin başka yönlerine de yönelmekte fayda var. Canlıların bu (nasıl açığa çıktığını hala bilmediğimiz) “farkındalık” yeteneği, birinci şahıs perpektifinden, bir iradeye sahip olunduğu izlenimine tekabül eder. Çünkü bu farkındalık bir hareketi doğuracaktır ve bu hareketin bir “kendiliğindenlik” karakteri taşıdığı veya başka bir deyişle iradeye dayalı olduğu hissi gündeme gelir. Ama dışsal kuvvetlere göre devinen mekanik evrende “kendiliğinden” veya “iradi” bir hareket nasıl meydana gelebilir? Bu da tıpkı canlılık problemi gibi kaynağını bilmediğimiz bir mesele olarak önümüzde belirir. Sonuç olarak irade sorunu da can veya bilinç sorunuyla aynı yerdedir.
İşte bu can veya bilinç veya irade sorunu,
klasik metafizikte “ruh” veya “nefs” teorisi içinde ele alınır. Diğer bir deyişle
metafiziğin öngördüğü ruh veya nefs denen cevher, “hayeletimsi bir şey” olarak
tasavvur edilen fantastik yaratıkla alakasızdır. Bu ruh veya nefs veya can
denen şey, canlılara kendiliğindenlik/iradelilik özelliği kazandıran ve insanda
en sofistike düzeyine ulaşan bu ilkenin adıdır. Ve modern nörobilim, bilinç
sorununu bilimin bir konusu olarak belirleyip bilinç sorununu bilimsel açıdan
ele almaya teşebbüs etmekle klasik metafizikteki “ruh” veya “nefs” veya “can” problemini
“bilinç bilimi” adı altında nur topu gibi eline almış bulunmaktadır (epey
iddialı bir cümle olduğunun farkındayım). Dolayısıyla modern bilim bilinç
problemine yönelmekle, inkar ettiği metafiziğin ilgi alanını kendi alanına
çekmiştir.
Tekrar dönelim modern çağın en önemli filozofu
sayılabilecek Kant’a. Kant’ta yukarıda özetlediğimiz problem, “özgür irade” başlığıyla
2. Kritikte ele alınır. Çünkü Kant’ın hayranlığını her zaman tazelediğini ifade
ettiği “üstündeki yıldızlı gök ve içindeki ahlak yasası” gereği insanın özgür iradeye
sahip olduğunu söylemesi gerekir. İnsanın ahlaki doğası, özgür olması şartına
bağlıdır.
Fakat Kant, 1. Kritiğin transandantal
diyalektik bölümünde, mekanik evrende özgür iradeye sahip bir varlığın ilkesinin,
teorik aklın karara varamayacağı bir antinomi meselesi olduğunu söyler. Yani salt
aklın sınırları dahilinde özgür iradenin mevcut olmadığı da ispatlanabilir,
aynı şekilde mevcut olduğu da ispatlanabilir. Bu durumda teorik akıl bu konuda
bir karara varamaz, diyor.
2. kritiğin ahlak felsefesinde özgür iradeye tekrar
yönelmek durumunda kalan filozof, burada bu problemi bir iman ilkesi
belirleyerek (teorik zeminde olmasa da imani zeminde) aşma yönünde
gidilebileceğini söyler. Problem “aynı mekanda mekanik ve özgür nedensellik
nasıl mevcut olabilir”dir. Kant bunu aynı topraklarda iki devletin hüküm
sürmesine benzetir. Peki çözüm nedir? Bu problem, özgür iradenin mekanik
nedenselliği rencide etmeden etkide bulunabilmesini mümkün kılan bir tanrının
varlığı postüle edilerek dengelenebilir. Kant bu görüşü burhani bir ispat
olarak sunmaz, bunun yalnızca rasyonel iman olarak kabul edilebileceğini söyler.
Günümüzde aynı problemi, tanrıyı Kant’ın
yapmadığı şekilde, yani burhani bir ispat olarak formüle dahil eden
metafizikçiler vardır. Hatta bu meselenin metafizikten başka bir disiplin
tarafından çözüme kavuşturulamayacağını söyleyen düşünürler hiç de azımsanacak kadar
değildir. Diğer uçta da bilincin bilimin nesnesi haline getirilemeyeceğini
söyleyen, mantıksal pozitivizmin mirasçısı olan düşünürler de vardır. Benimse
aklıma şu sorular geliyor: Bilinç problemini bilimin konusu haline getiren
modern bilim anlayışının metafizik bir problemi miras alması bir yatkınlığa
dönüşüp, bilimin rasyonal psikoloji gibi rasyonel teolojiyi de ilgi alanına alacağını
da bu gözler görecek mi? Her ne kadar bilinç bilimi başlığı altında yapılan
bilimsel araştırmalar bilinç bilimi değil beyin ve sinir bilimi olarak
tanımlanmaya daha uygun olsalar da yola çıkıştaki amaç evrende bilincin nasıl
var olduğu sorununu aydınlatmak olduğu için bunu bir kazanım olarak görmek
gerekiyor kanımca. Her şeye rağmen bilinç bilim adındaki girişimler, yeni bir rasyonel biyolojinin kapısını açmış gibi görünüyor. Çaba ise her zaman aynı idi, hala aynı: hakikate ulaşma ve
merak…



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder