29 Ocak 2022 Cumartesi

Kantçı Nesne Teorisinin Deneysel Eleştirisi: James J. Gibson ve Ekolojik Görsel Algı Kuramı

 Bir nesneye baktığımızda hepimiz aynı şeyi mi görüyoruz? Faraza aynı adlandırdığımız bir rengin ikimize aynı göründüğünden emin olabilir miyiz? İnsanların yeşil diye andığı rengi ben kırmızı görüyor olsam ve fakat bana bu rengin ismi çocukluğumdan beri yeşil diye öğretilmiş olsa, bunu nasıl anlayabilirdiniz? Veya ben hayatımda renk diye bir görü sahibi olmamışsam, bana rengi kelimelerle gösterebilir miydiniz? Bu problemin adı Kantçı terminolojide kavram (begriff) ve görü (anschauung) ayrımıdır. Immanuel Kant, kavramsal bilgi ile görüsel bilgiyi birbirinden ayırmış, kavramları ve onların bağıntılarını kullanarak görüsel bilgiye erişimin mümkün olmadığını iddia etmiştir. Bu noktada ise şu sorun ortaya çıkıyor ki Kant'ın ve neredeyse tüm düşünürlerin üretimleri bu problemi çözme amacını taşır: Henüz dünyayı herkesin aynı algıladığından bile emin olamazken, nasıl evrensel geçerliliği olan bilimsel yasalardan bahsedebiliriz, ve dahi herkes için geçerli ahlaki kurallardan bahsedebiliriz? O halde algı denen şeyin nidüğünü bir çözmemiz gerekiyor.

Bu problem burada dursun ve madalyonun diğer yüzüne bakalım. 

Aceba nesnenin kendisi yeşil değilken ben mi onu yeşil görüyorum, yoksa nesnenin kendisi gerçekten yeşil olduğu için mi bana yeşil görünüyor? Yukarıdaki düşüncelere rağmen her birimiz gördüğümüz rengin diğer kişilerce de aynı şekilde göründüğüne dair bir izlenime ve inanca sahip değil miyiz? Sizin yeşil gördüğünüz bir nesneyi benim veya başkasının kırmızı gördüğünü düşünmezsiniz. Halbuki bana kalırsa diğer insanların dünyayı benim gördüğümden farklı görüyor olma ihtimalleri bile aklımı kaçırtacak kadar ürkütücü. Buna rağmen bu ihtimali rahatlıkla görmezden gelerek psikolojik krizlere ve bunalımlara girmeden normal yaşamıma devam edebiliyorum, herkes gibi. Herkesin dünyayı benim gibi algıladığını kabul ettiğim takdirde, herkes ve her yer için geçerli bilimsel yasalar da herkes için aynıdır, ayrıca herkesi bağlayıcı ahlak yasalarından ve siyaset felsefesinden de bahsetmeme engel olan bir şey kalmaz. Bu durumda rahatlıkla bilim yapabilirim. 

Problemi birinci görüşten ele alanlar, başta Kant olmak üzere, nesneleri iki vecihte ele aldılar, nesneleri bize tezahür ettiği (erscheinung) şekliyle bilebileceğimizi, ama kendi başına olan şeyin (ding an sich) bilinemez olduğunu iddia ettiler. Yani nesne kendinde yeşil değil, ben o nesnede yeşilliği inşa ediyorum. Kant, dış dünyada kendi başına nesnelerin ve düşünülürlerin mevcut olup bizim ise akli/entelektüel bir görü yoluyla bunların bilgisine doğrudan aktif bir şekilde eriştiğimiz ve nesneleri yakaladığımız düşüncesine ve bu yolla klasik metafiziğin söylemlerine sert bir şekilde karşı çıktı. Kendi başına var olan nesneyi idrak etmem için bizzat harekete geçirdiğim akli görünün varlığını reddetti. Ona göre nesnelere ait duyusal veri hissetme yetisi (sinnlichkeit) ile alınır, muhayyilenin (einbildungskraft) şemaları ile canlandırılarak üst üste çakıştırılır ve tam algı/kendilik idraki (apperzeption) yoluyla algıya dönüşür. Bu aşamaya kadar nesne kurulmuş fakat kavranmamıştır, çünkü Kant'a göre muhayyile kördür, muhayyilenin bir kavrama veya anlama yetisi yoktur, salt canlandırma işlevi görür. "Kavramsız görüler kördür" derken Kant bunu kast eder. Bu aşamadan sonra kurulan nesneye müdrikenin (verstand) saf kavram ve kategorileri (farz edelim masa kavramı ve onunla ilişkili olan cevher ve araz kategorileri) üzerinden birlik verilir ve nesne (masa) zihinde kurulmuş olur. Bu formüle göre dışarıdaki nesneler öznesi tarafından idrak ediliyor değil, içeride inşa ediliyordur. Çünkü nesneden gelen duyusal veri, nesneye birlik verip onu deneyimlemek için yeterli olmayıp muhayyile ve müdrike üzerinden bazı işlemlere tabi tutulması gerekir. Kant'ın nesne kuramı bundan daha fazla özetlenebilir mi bilmiyorum. Ama Ayhan Çitil'in şu analojisini hatırlayabiliriz (Kant Okumaları, Birinci Kritik, s. 197): 

"Duyumlama (hissetme) yetisi yoluyla farkına vardığım malzemede bu tür bağıntılar (kavram ve kategoriler) var mı? Kant'a göre yok. Duyusal temsil, benim için zaten bunlar aracılığıyla kurulan bir şey. Varsa da ben bu kuruluş öncesindeki halini bilemem. Fiziksel olarak düşünelim. Elektronik mühendisi, mesela kalbi dinleyen bir cihaz yaptığında, elektronik veri toplayacak bir cihaz üretiyor. Kalbin atışını (ses dalgalarını) elektrik uyarımları halinde iletiyor. Belli birtakım karmaşık dalga dizisi olarak depoluyor. Bu verilere baktığınızda ne kalp var ne kalp sesi, sadece veri yığını. Beyin de böyle çalışıyor. Korkunç ve sonsuz bir veri bombardımanı karşısında. Buna beyin değil de isterseniz zihin deyin, hiç fark etmez. Bu verilerin herhangi bir parçasının tek başına bize söylediği bir şey yok. Biz bu veriyi alır, kendi yarattığımız (makineyi yaparken kullandığımız) belli serilerin, belli fonksiyonların altına düşüp düşmediğine bakarız ve işte o zaman anlamlanır. Dikkat edin. Ben zaten belli fonksiyonları bilirim. O, onun içinde var mı? Bu hangi değere, fonksiyona uyuyor? Bunları araştırırım. Tıpkı imgelemin (muhayyilenin) yaptığı gibi. Bir şey uyduğunda "Bu verinin anlamı şudur" demeye başlarım. Duyumlama bu şekilde gerçekleşir." 

Modern nörobilimin gelişmesi ile Kant'ın ortaya koyduğu bu nesne kuramı revize edilerek devam ettirildi, hatta artık nörolojik verilerin de "idrak edilen değil inşa edilen algı" fikrini desteklediğine inanılıyor. Çünkü renk, şekil, büyüklük gibi duyumsanan özelliklerin doğadaki nesnenin kendinde mevcut olmayıp bir şekilde beyinde ortaya çıkarıldığı düşünülüyor. Nesnenin görüntüsünün retina üzerine düştüğü ve farklı bir forma dönüştürülerek beynin ilgili alanlarına iletildiği, nesneye ait görüntüye tekrar dönüşebilmesi için birtakım zihinsel işlemlerden geçmesi gerektiği kabul edildi. Fakat bu düşüncenin yaygınlığıyla birlikte içerdiği şu sorun genellikle görmezden gelindi. Riccardo Manzotti'den okuyalım (Zihnin Ucu Bucağı, s. 11-20): 

"İnsanların dünyayı deneyimlediğini, bir şeyler hissettiğini bilmeseydik, nörofizyoloji hakkında bildiklerimizden yola çıkarak bu bilgiye ulaşabilir miydik? Hayır. Nöronların davranışında, bilinçle ilişkileri açısından sözgelimi akciğer hücrelerinden veya alyuvarlardan farklı olduklarını ima edecek hiçbir şey yok. Bütün hücrelerin en iyi yaptığı şeyi yapıyor onlar da. Yani entropiyi düşük tutmak için sodyum, potasyom, klorür, kalsiyum gibi iyon akışları yaratıyor ve bunun sonucunda nörotransmitterler (sinirsel ileticiler) salgılıyorlar. Bütün bunlar iyi hoş ama sabah göğünü izlerken açık mavi bir renk deneyimlediğimden çok uzak. Yani nöronların fiziksel aktivitesinin, benim göğe dair deneyimimi nasıl açıkladığını görmek kolay değil. ... Bilim bize dünyada renk olmadığını, rengin sadece beynimizde ortaya çıktığını söylüyor. Ama bilim insanları ne olup bittiğini görmek için beynin içine baktıklarında sadece milyarlarca nöronun elektrik impulsları ilettiğini ve kimyasal maddeler salgıladığını görüyorlar. Bilincin korelatları dedikleri şeyi buluyorlar, bilincin kendisini değil. Veya bu durumda, rengin korelatlarını buluyorlar, kendisini değil. Kafamızın içinde sarı bir muz yok, sadece gri madde (beyin) var." 

Kant'a göre hissetme yetisi ile elde edilen ham duyusal malzemenin tam olmayıp yukarıda özetlediğimiz zihinsel (modern anlamda nörolojik) işlemlere tabi tutulması gerektiğini söylemiştik. Fakat Kant duyumsanan özelliklerin yani kualiaların (renkler, kokular, sesler, tadlar...) nasıl ortaya çıktığını çözülemez bir problem olarak görür ancak çözmeye gerek de duymaz. Kant'ın nesne teorisini geliştiren modern nörolojik bilimler ise çıtayı yükselterek kualiaların nasıl açığa çıktığını gösterme hedefine yöneldi ve bilinçli algıların sinir sistemi tarafından üretildiğini iddia etti. Bununla birlikte bu çaba yukarıda Manzotti'den alıntıladığımız kayalara çarparak derin problemleri gün yüzüne çıkardı. 

Bu problemlere çözüm üretmek adına yazının başında bahsettiğim iki temel yaklaşımdan ikincisini benimseyen bir araştırmacıyı ben tanıyalı bir seneden az zaman geçti. Cornell Üniversitesi'nde çalışmalarını yürütmüş olan bilişsel psikolog James J. Gibson (ö. 1979) ve onun "Ekolojik Görsel Algı Kuramı"ndan bahsediyorum. Gibson'ın çalışmalarına ilk defa Wolfgang Smith'in eserlerinde rastladım ve muhtemelen aşağıda Smith'ten bir alıntı yaparak Gibson'ı tanıtmış olacağım. Yine de onun deneysel buluşunun modern algı teorilerinin tahtını kuvvetlice sarstığını görünce ülkemizde Gibson ve Kant'ın algı teorilerinin karşılaştırmalı bir analizini yapmak adına daha çok çalışma yapılması ihtiyacı olduğunu düşündüm. Bunun üzerine hem bu yazıyı yazdım, hem de Gibson'ın teorisini yazdığı "The Ecological Approach to Visual Perception (1976)" kitabını temin ettim ve dilimize kazandırmak adına çevirmeye başladım. Bu yazının yayımlandığı sıralarda çeviri işlerine devam ediyor olacağım. Aynı zamanda Gibson'ın teorisinin psikoloji ve robotik alanına etkilerinin ayrıntıları için İlknur Eliş tarafından yazılan ve dipnotlara eklediğim yazıya bakabilirsiniz. Ben bu yazıda Gibson'ın teorisinin felsefi sonuçlarını değerlendirmeye çalışacağım. 


Gibson 2. Dünya Savaşı'nda hava kuvvetlerinde görev almıştı ve pilot adaylarının görsel algı ile uçağı yönlendirmeleri üzerinde epey deneysel çalışma yapacak fırsat bulmuştu. Buna göre Gibson, pilot adaylarının görsel algılarının yer (zemin) ile ilişkilendiği takdirde uçak hareketlerini doğru yönlendirebildiklerini ve tek başına retinal görüntü denen şeydeki fiziksel verinin uçağa yön verecek görsel algıyı oluşturmakta yeterli olmadığını keşfetti. Yerin yani zeminin varlığında pilot adayları uçağı doğru hedefe yönlendirebilmiş, zeminin yokluğunda ise bu mümkün olmamıştı. Bu deneysel verilerden çıkardığı teorik sonuçlara göre, zemin üzerinden algılanabilir hale gelen ve Gibson'ın "çevre" dediği alan, yani duyumsanan alanda optik bir düzen vardı ve algı ancak bu optik düzlemin zeminle ilişkisi üzerinden ortaya çıkabilirdi. Bu düzendeki "değişmezler"in toplanması ile görsel algı ortaya çıkıyordu. Bu toplama işlemi hareketle olmaktaydı lakin bu hareket nesnede olabileceği gibi algılayanın hareketlerini de içeriyor. Gözlerin milisaniyeler içinde gerçekleştirdiği mikrosakkadik hareketler optik çevredeki bu sabitelerin ortaya çıkarılması işlevini görüyor. Çevreyi algılayan ben veya algılanan nesne hareket ettikçe optik düzen de değişmekte olup, nesnenin algıdaki şekil, büyüklük, renk gibi özelliklerinin değişmeden kendiyle aynı kalmasını sağlayan unsurlar vardır ki "sabiteler" derken kastedilen bunlardır, Gibson bunlara "değişmezler" (invariants) der. İşte görsel algının başladığı yer çevredeki bu değişmezlerdir; retinal görüntü veya onu takip eden nöral mekanizmalar değil. Zaten retinada olan şey bir görüntü değil, kuantum mekaniksel bir etkileşimle tetiklenen moleküler değişiklikler dizisidir. 

Gibson'ın deneysel düzeneklerinin ayrıntıları için kendi kitabına başvurulabilir elbette. Ama neticede Gibson, bilinçli algının beynin nöral mekanizmalarınca açığa çıkarıldığı fikrine şiddetle karşı çıkmıştı. Ona göre algısal verinin retinaya ulaştıktan sonra farklı bir formla beynin ilgili bölgelerine iletilmesi söz konusu değildi. Algıya, beynin nöral fizyolojisinin de dahil olduğu çevresel bütüncül bir süreçle bilfiil ulaşılıyordu. Bu nedenle Gibson'da alışıldık şekilde rijit bir özne-nesne ayrımı yoktur (bu düşünce Manzotti'nin özne-nesne özdeşliği teorisini anımsatır). Buna göre görsel algı, Kant'ın düşündüğü gibi bir inşa faliyeti değil, birinci sınıf bir idrak faaliyetidir. Özne, nesneden gelen duyusal malzemelerle nesneyi kurmuyor; duyusal özellikleri kendinde barındıran nesneyle bütünleşerek onu bilfiil idrak ediyor. Şüphesiz sağduyuya yakın olan görüş de budur. Gerçek nesnelerden oluşan gerçek bir dünyada yaşadığımız ve bu nesneleri algılayacak bir melekeye sahip olduğumuz düşüncesi, her şekilde daha realist gibi duruyor. Çünkü algının içindeki şeylerin beyinde üretilen birer görüntü değil dış dünyadaki gerçek nesneler olduğu fikri sıradan insan için daha akla yatkındır.

O halde optik düzendeki nesneler algıya konu olan özelliklerin tamamını kendinde barındırıyor ve özne olarak biz de bu özellikleri (Gibson değişmezlerini) aktif bir süreçle doğrudan idrak ediyoruz. Bu düşünce hiç şüphesiz Kantçı anlamda duyumsanan-kendinde olan (erscheinung-ding an sich) ayrımını ortadan kaldırdığı gibi, Kant'ın reddettiği şekliyle entelektüel-akli bir görü sahibi olduğumuzu yeniden iddia etmek anlamına gelir... 

Kant'a göre muhayyilenin, yani "kavramsız görülerin (algıların) kör" olduğunu belirtmiştik ki Gibson'ın hedefindeki nokta tam burasıdır. Tezahür eden özelliklerini kendisi taşıdığı için nesnenin bilfiil idrak edilmesinde Gibson'a göre kavramsal bir işleme yer yoktur. Nesneye birliğini saf kavramlar değil eylem potansiyelleri (affordances) verir. Bir nesneyi algıladığımızda optik düzlem o nesnenin pratik ve kullanılabilir özelliklerini bize sunar. Bir ağacın gerçekten çıkılabilir bir ağaç ya da bir denizin gerçekten yüzülebilir bir deniz olduğunu optik düzlemin eylem potansiyelleri belirler ve o nesnenin gerçek bir algısına erişebiliriz. 

Bu durum beyin yollarının entegrasyonunda da kendini gösterir. Görme ile ilişkili oksipital V1 korteksinden başlayan 2 ana yol görsel algı ile ilişkilendirilmiştir. Bunlardan biri görsel algının kavramsal düşünme ve verbal semantiklerle ilişkilendirildiği alt temporal alana giden ventral yol, diğeri ise beynin 3 boyutlu navigasyon merkezi sayılan ve eylem potansiyelleri ile ilişkilendirilen arka parietal alana giden dorsal yol. 

Görsel algı ile ilişkili dorsal ve ventral yolların beyin şeması üzerinden temsilleri ve DTI traktografi görüntüleri. Dorsal yol Superior longitudinal fasciculus'u (SLF) kullanmakta iken ventral yol Inferior longitudinal fasciculus'u (ILF) kullanmaktadır. (2) 

Humphreys'in çalışmalarında ventral yol kusuruna bağlı olarak kavramsal temsil becerisi bozulmuş hastalara birtakım nesneler gösterilmiş, hastalar nesnelerin adını söyleyemese de pratik amacına uygun şekilde nesneleri kullanabilmiştir. Ayrıca duyusal temsillere maruziyet sonrasında eylemsel dorsal yolun semantik ventral yoldan daha çok aktive edildiği, fonksiyonel MR görüntüleri ile gösterilmiştir (3). Bu durumun, Gibson'ın iddia ettiği gibi nesnelere birlik kazandıran şeyin müdrikenin kavramları değil eylem potansiyelleri olduğu yönündeki iddiasını desteklediği söylenmektedir. Ve ayrıca şunu telkin etmektedir ki, nesneler taşıdıkları eylem potansiyelleri üzerinden düşünülürse kavramsız algıların kör olduğu iddiasının Gibsoncı düşünce tarafından pabucunun dama atıldığı iddia edilmektedir. 

Eylem potansiyelleri, nesnelerin akılsal bir amaca matuf olarak tasarlandığı gaye-bilimsel bir düzeni telkin eder. Fakat Kant teleolojik bir düzenden kaçınarak mekanik fiziği temele koymuş olsa da, Gibson'ın Kant'ın fizik kuramına da itirazları vardır. 

Kant'a göre duyularımızla algıladığımız bu görüsel alan uzay-zamanın alanıdır ve bu alandaki nesneler Newton mekaniğine göre devinmeleri cihetinden fiziğin nesneleridir. Görüdeki nesneler (gegenstand) Öklid geometrisinin ifade ettiği uzaydaki konumlarıyla birebir örtüşme halindedir. Gibson'a göre ise algıya konu olan nesnelerin alanı fizik bilimine konu olan nesnelerin alanı değildir; çevredir. Algılanan dünya, fiziğin dünyası değil, çevrenin dünyası, yani Wolfgang Smith'in tabiriyle cismani dünyadır. Uzayın ise duyusal algı nesneleriyle hiçbir iltisakı bulunmaz. Dolayısıyla algı denen idrak faaliyetinin herhangi bir mekanik sürece indiegenmesi mümkün değildir. Gibson şöyle der: 

"Uzay kavramına sahip olmadıkça etrafımızdaki dünyayı algılayamayacağımız doktrini safsatadır. Tam aksi: Ayaklarımızın altındaki zemini ve yukarıdaki gökyüzünü görmeseydik boş uzay diye bir şeyi düşünemezdik. Uzay bir efsanedir, bir hayalettir, geometricilerin bir kurgusudur." 

Kant'ın ve modern nörolojik bilimlerin algı teorisini baştan ayağa ters çeviren ve kendi deneylerine dayanarak alternatif bir teori geliştiren bir bilim insanı ile karşı karşıyayız. Kant'ın nesne teorisi, şüphesiz nesnenin "duyumsanan" ve "kendinde olan" şeklinde iki ayrı yönünü gündeme getirdiği gibi, duyusal alanda temsili olmayan metafiziksel idealar hakkında da bilgi sahibi olunamayacağını iddia ediyor. Bu düşünce karşısında Kant'ın reddettiği akli görüyü tekrar bilişsel bilimin gündemine sokan Gibson'ın teorisinin, metafiziksel ideaları nesne zemininde tekrar düşüncenin konusu yapması beklenmedik bir şey midir?  Gibson'ın buluşunun felsefi yansımalarını Wolfganf Smith'ten okuyalım (4): 

"Gibson, görsel algı teorisinin yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyduğunu, üstelik bu ihtiyacın çok ciddi boyutlarda olduğunu fark etmişti. ... Söz konusu “ekolojik” teori haddi zatında Kartezyen sıkboğazı kırmış ve realizmi, aslında kimilerine göre “naif bir realizmi”, katı deneysel zemin üzerinde yeniden inşa etmiştir. Res cogitantes ve res extensae ikiz fantezileri gitmiştir! Artık ortaya çıkmıştır ki bir gülün kırmızılığı, Galileo’nun tasavvur ettiği gibi “ikincil” bir nitelik, renksiz bir dış varlığa yanlışlıkla yansıtılan zihinsel bir görüntü değildir. Dört yüzyıldır dile getirilen bu karışıklığın ardından güllerin gerçekten kırmızı olduğu ve “safların”, Aydınlanmış bilginlerden daha ferasetli oldukları anlaşılmıştır ki bu bilginler henüz bir fantezi dünyasında yaşadıklarının, daha doğrusu iddia ettikleri şeye gerçekten inanacak olsalar bir fantezi dünyasında yaşayacak olduklarının farkına varmış değillerdir. ... 

"Gibson’ın keşfiyle alakalı en önemli şeyin şu olduğunu söylemek yeterlidir: görsel algı, retinal görüntüye dayanmaz, zaten gerçekte retinal görüntü diye bir şey yoktur. Görsel algı, çevreyi kuşatan optik düzende bulunan ve Gibson’ın değişmezler dediği şeye dayanır ki bunlar aslında geleneksel filozofların form dedikleri şeydir. Dış dünyaya, “tatlı bir meltem altında salınan mavi hezaren çiçeğine” erişimi sağlayan şey işte bu formlardır. Zira Aristoteles’in çok uzun zaman önce belirttiği gibi materyal nesnelerin özleri günümüzde “madde” terimi ile adlandırılan şeyden değil formlardan ibarettir. Dolayısıyla bir dış nesnenin algılanışı ancak formlar sayesinde mümkün olabilir. Tebrikler James J. Gibson: en az on Nobel hak ediyorsunuz! ... 

"Gibson’ın ortaya koyduğu buluşun, Aydınlanma sonrası Weltanschauung’u bir vuruşta devirdiği hemen görülüyor. Gerçek şu ki Gibson, Kartezyen epistemolojiyi reddederek bugüne kadar sahip olduğumuz sözüm ona “bilimsel” dünya görüşünün dayandığı temel öncülü çürütmüştür. Dolayısıyla Gibson’ın statüsünün yakın bir gelecek içinde yükseltileceğini beklemek doğru olmaz." 

Gibson'ın devrimsel teorisinin felsefi anlamını izah etmeye çalıştığım yazının son cümlesinde sözü büyük düşünür ve bilim insanı Gibson'a bırakıyorum: 

"Bütün bunlar kuşkusuz kulağa çok tuhaf geliyor, ama okurları bu hipotezi düşünmeye davet ediyorum. Çünkü Kant'ın söylediği "kavramsız algılar kördür" dogmasını terk etmeyi kabul ederseniz, derin bir teorik karmaşa bitecek, gerçek bir bataklık kuruyacaktır." 

James J Gibson, The Ecological Approach to Visual Perception, Önsöz




Dipnotlar:


1) https://medium.com/cogist/ekolojik-psikoloji-ve-bili%C5%9Fsel-bilim-i%CC%87lknur-elis-ac1f67671f25 

2) https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S1071909117300657?via%3Dihub

3) Uğur, E., & Jamone, L. (2018). Affordances in psychology, neuroscience and robotics: a survey. IEEE TRANSACTIONS ON COGNITIVE AND DEVELOPMENTAL SYSTEMS , s. 8 

Erişim: https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=https://www.cmpe.boun.edu.tr/~emre/papers/TCDS2016-Affordances.pdf&ved=2ahUKEwjBn8y99db1AhWJQ_EDHV8HAqwQFnoECA4QAQ&usg=AOvVaw0disk95VyyeN4rgxN1TKEI 

4) https://alisebetci.blogspot.com/2019/10/cismani-dunyay-m-alglyoruz.html?m=1

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder